Page 8 - gennaration2.indd

Basic HTML Version

E
ski yazlık sine-
malar ı bi len-
leriniz vardır.
Birbirine çakıl-
mış çay bahçesi
sandalyeleriyle oluşturul-
muş sıralar, çamur olma-
sın diye yere serilmiş ça-
kıltaşları ve fıstık kabuk-
larının birbirine karışma-
sıyla oluşmuş doğal zemin,
buz kalıpları içinde soğutul-
muş gazozlar bu sinemala-
rın demirbaşları arasında
yer alırdı. Ve tabii teyze-
ler, amcalar, çocuklar...
On beş gün boyun-
ca vizyonda olan siyah
beyaz bir Türk filmi-
ne İfakat Teyze’nin
bu üçüncü gel işi-
dir. Filmin başla-
masına yarım sa-
atten daha az za-
man kalmışt ı r.
İfakat Teyze, bu
arada bir yandan
komşularıylaçe-
neçalmakta,bir
yandan da to-
runuAyşegül’e
TürkanŞoray
kirpiğimotif-
li bilmemka-
çıncı süve-
teri örmek-
tedir. Film
başlar,
şişler ve
yünler
aceley-
le çan-
taya tı-
kıştı-
rılır.
Filmin orta-
larında işteomalumsahne
tekrarlanmaktadır; Önder
Somer, Hülya Koçyiğit’in
gazozuna gizlice uyku ilacı
karıştırmaktadır. Busahne-
nin nasıl biteceği çok belli-
dir, zaten filmi üçüncü sey-
redişidir İfakat Teyze’nin...
Önder Somer, ilaçlı gazozu
Hülya Koçyiğit’e uzatırken
beyazperdeye doğru sesle-
nir: “Sakın içme kızım, sa-
na tecavüz edecek namus-
suz!” Ne de olsa olacakları
daha önce görmüştür. Fakat
Hülya
Koçyiğit
duymaz bile, yü-
zü seyirciye dönük-
ken gazoz bardağı-
nı yavaş yavaş dudak-
larına götürürken İfakat
Teyze diğer seyircilerin
şaşkın bakışlarına aldır-
madan bu kez daha yüksek
sesle bağırır: “İçmeee, seni
uyutup tecavüz ede-
cek!” Hülya yine
duymaz, bardak-
tan birkaç yu-
dum alır, etraf
buğulanmaya
başlar ve yere
yığılır. İfakat
Teyze çok kız-
mıştır, var gü-
cüyle bağırır:
“Tuu, orospu-
uuuu!”
Bu son haykı-
rışı “Seni ikaz
etmeme rağmen
dinlemedin, de-
mek ki o herifle
yatmay ı sen de
ist iyordun.” an-
lamındadır.
Sinemanın, ken-
di iç zamanına gön-
derme yapan devin-
gen bir süreç olduğu,
izleyiciyi kendi süre-
cine dahil ettiği, öz-
neyi kendi sinematik
zaman ve uzamı içinde
eriterek nesneleştirdiği
söylenir, fakat gördüğü-
nüz gibi İfakat Teyze’nin
buna teslim olmaya hiç
niyeti yoktur. Bu hika-
yenin gerçekten yaşanıp
yaşanmadığına ise hiç ta-
kılmayın, çünkü çocuklu-
ğumda gittiğim (götürül-
düğüm) kadınlar matine-
lerinde bu kadar abartılı-
sı olmasa bile benzer sah-
nelerin yaşandığını hatır-
lıyorum.
McLuhan,
Gutenberg Galaksisi’nde,
okuryazar olmayan kabi-
lelerle tipografik insanın
f ilm izleme konusunda-
ki farkını anlatırken şun-
ları yazar: “Herhangi bir
okuryazar izleyicinin te-
mel bir özelliği, bir kitap
ya da film karşısında edil-
gin bir tüketici rolünü bü-
tünüyle benimsemesidir.
Oysa Afrikalı izleyicinin,
bir anlatı sürecini ken-
di başına sessizce izleme
konusunda hiçbir eğitimi
yoktur.”
McLuhan, aynı eserin-
de, Londra Üniversitesi’ne
bağlı AfrikaEnstitüsü’nden
Prof. JohnWilson’ın sundu-
ğu bir bildiriden de alıntı-
lar yapar: “Afrikalı izleyici,
olaya katılmaksızın sessiz-
ce oturmaz. Afrikalı izle-
yiciler filme katılmayı se-
verler. (...) Bir karakterin
şarkı söylediği bir durum
varsa şarkı söylenir ve iz-
leyici katılmaya çağrılır.”
Özetle McLuhan, Prof.
Wilson’ın araştırmaların-
dan aldığı destekle, okur-
yazar olmayan toplumla-
rın bu konuda eğitilmeden
filmleri ve fotoğrafları “ti-
pografik insan” gibi göre-
mediklerini, çünkü res-
mi okumanın da bir “uz-
laşım” konusu olduğunu
iddia eder.
Şimdi, bu uzlaşımkonu-
sunu biraz daha ilerletelim.
Kırmızı şarap ve romantik
bir müzik eşliğinde kısa bir
dansın ardından çiftler
öpüşerek
şöminenin önüne uzanır-
lar. Kamera çiftlere yaklaş-
tıktan (zoom-in) bir süre
sonra aşağıdan yukarıya
yumuşak bir tilt hareke-
tiyle şöminenin alevlerine
odaklanır. Biz izleyicilere
de birkaç saniye alevleri iz-
lemek ve yanan odunların
çıtırtılarını dinlemek dü-
şer. İşte bu şömine ateşi,
hepimizin üzerinde uzlaş-
tığı bir kodlamadır. Neyi
kodluyor? Eğer sinema iz-
leyicisiyseniz, neyi kodla-
dığını biliyorsunuz.
Sinema, sayılamayacak
kadar çok sayıda gösterge-
lerle yüklüdür ve seyirci-
de bunlarla ilgili bir uzla-
şım oluşmuştur. Aslında
sinemayı da, bir nevi, di-
li öğrenir gibi öğreniriz.
Bu konuda eğitilmemiş,
bu uzlaşıma dahil olma-
mış insanların sinemayı
okuyamaması da doğal-
dır. YineMcLuhan’ın Prof.
Wilson’dan alıntıladığı gi-
bi, bir filmde, bir adamın
kadrın dışına çıkması, bir
Afrikalı için anlaşılır bir
durum değildir, o adamın
mutlaka bir sokağı döne-
rek filmden çıkması gerek-
mektedir. Prof. Wilson, bu
durumu şöyle anlatıyor:
“Batı’da üretildiği haliyle
filmin, tamamen gerçek
gibi görünmesine karşın,
bütünüyle uzlaşıma daya-
lı bir sembolizm ürünü ol-
duğunu anladık. Sözgelimi
Afrikalı bir izleyiciye iki
adam hakkında bir
öykü
anlattığımızda, biri işini
tamamlayıp perdenin kı-
yısından çıkarsa, izleyici
ona ne olduğunu bilmek
istiyordu; çıkmasının dü-
pedüz onun sonu olduğu-
nu, öyküde artık hiçbir il-
ginç yönünün kalmadığı-
nı kabul etmek istemiyor-
du. Bu adama neler oldu-
ğunu bilmek istiyorlardı.”
Korku filmlerinde rüz-
gar sesiyle birlikte tüllerin
uçuşması, banyo perdesine
düşen eli bıçaklı adam si-
lüeti, Cem Yılmaz’ın kari-
katürize ettiği gibi şişman
ve gözlüklülerin herkesten
önce öldürülmesi ya da de-
rin bir sessizliği tiz bir ço-
cuk şarkısının çınlayarak
delmesi gibi kodlamalara
her ne kadar “klişe” adını
versek bile, her seferinde
yemez miyiz? Sinemada
göstergeler ve anlam ko-
nusunda epeyce çalışma
yapılmıştır, ben “şömine
ateşi” ya da “banyo per-
desi” gibi “kör parmağım
gözüne” şeklinde olanla-
rı seçtim, çünkü sonuçta
bu bir sinema yazısı değil.
Ünlü yönetmen Dziga
Vertov “Görüntüyle imgeyi
birbirine karıştırmak tam
bir felakettir. Görüntü, in-
san gözünün veya kamera-
nın kaydettiği, aldığı şey-
dir. Eğer sinema salt ka-
mera çekiminden ibaret
olsaydı, imgelerle görüntü-
lerin aynı şey olduklarını
kabul edebilirdik. Ama si-
nema aynı zamanda mon-
tajdır. İnsan gözüyle kame-
ra aynı şeyleri görmezler
ve farklı türden kısıtlılık-
lara sahiptirler. Ama her
ikisi de ‘kısıtlı’ olmayı, gö-
reli bir hareketsizliği pay-
laşırlar. Algıladıkları şey-
ler yalnızca görüntülerdir.
Montaj olmasaydı, görüntü-
den imgeye geçilemezdi.”
derken, sinemanın diline
işaret eder. Bu dil göster-
gelerden ve sözdizimlerin-
den oluşur.
Sinema dili, aslında si-
nema teknolojisinin ve si-
nema göstergelerinin oluş-
turduğu evrensel bir dildir.
Ama bu, aynı zamanda bir
yönetmenin ya da bir ül-
kenin sinema biçemini ak-
tarmak için de kullanılır.
Bence bir yönetmenin öz-
gün dili, evrensel gösterge-
lerin dışına kaçması değil,
o göstergeleri nasıl kullan-
dığı veya evrensel sinema
diline yeni göstergeler ka-
zandırıp kazandırmadığıy-
la ilgilidir.
Geldik yazının sonuna...
Baz ı okurlar ım beni
“Yazınınşubölümünekadar
keyifle okuduk, ama ondan
sonrası tat vermedi.” diye
eleştiriyor. Şimdi bazıları-
na tatsız gelecek o bölüme
giriyoruz. E, ne yapalım,
bizim işimiz bu!
Reklamfilmi, sinemanın
farklı amaçlar doğrultusun-
da kullanılan bir türevi-
dir. Bu nedenle o da “gös-
tergeler ve anlam”dan el-
bette azade değildir. Hatta
öyle ki, reklam filmindeki
kodlamaların daha fazla
sıkıştırılmış, açıldığında
çok katmanlı anlamlara
dönüşen daha konsantre
bir dil oluşturabilmesi ge-
rekir/beklenir. Bu durum
stratejiste de, reklam yaza-
rına da, yönetmene de çok
ağır sorumluluklar yükler.
Sinema dilinden, reklam
dilinden devşirilen göster-
geler yanında “farklı” bir
dil tutturabilmek, evrensel
göstergeleri özgün bir biçe-
me dönüştürmek ve evren-
sel reklam (hatta sinema)
diline yeni göstergeler ka-
zandırabilmek, yeni uzla-
şımlar yaratmak, en azın-
dan bu yönde çaba göster-
mek, sonuçların niteliği
açısından önemlidir. Bu
çaba, bir şairin dile yeni
sözler, yeni sözcükler ve
yeni kavramlar kazandır-
ma yetkinliği gösterebil-
mesi gibidir.
Fakat, her şeyden, ama
her şeyden önce dikkat
edilmesi gereken husus,
hedef kitle katmanları-
nın eserinizi nasıl okuya-
cağını hesaba katmanız-
dır. Filminize göbek ata-
rak eşlik mi edecek, yok-
sa edilgin bir tüketici ro-
lünü benimseyip uslu us-
lu ve sessizce mesajınızı
mı sindirecek?
McLuhan’ın Gutenberg
Galaksisi’nin sonuna zaten
gelmiştik, ama şimdi “ti-
pografik insan” da dönüş-
meye, hatta ufak ufak or-
talıktan tüymeye başladı.
“İnsanların aklına köklü bir devrim fikrini getirmenin ne
kadar önemli olduğundan bahsediyorduk. Bu kriz, aslında
bir bilinç krizi. Öyle bir kriz ki, artık daha fazla eski kuralla-
rı, eski şablonları, eskiden kalma gelenekleri kabul edemez.
Hele, dünyanın bugünkü haline bakınca, bunca sefalet, ça-
tışma, yıkıcı zulüm, saldırganlık vb. İnsanoğlu hâlâ eskiden
beri bildiğimiz gibi, hâlâ barbar, hâlâ şiddet tutkunu, saldır-
gan, açgözlü, rekabetçi ve inşa ettiği toplum da bu değerler
üzerine kurulu.” –Jiddu Krishnamurti
“Günümüzde toplum bir dizi kurumdan oluşmaktadır. Siya-
si, resmi ve dini kurumlardan, sosyal sınıf, ailevi değerler ve
meslek uzmanlık kurumlarına kadar. Bu geleneksel kurum-
ların anlayışımız ve bakış açımızın şekillenmesinde büyük
etkisi aşikardır. Ancak içinde doğduğumuz bu sosyal ku-
rumlar, durumlara göre oluşturulur ve gerekçelendirilirler.
Bütün bu kurumların arasında hiçbir sistem yoktur ki pa-
rasal sistem kadar yanlış anlaşılmış olsun. İnanılan sistem-
ler genelinde ele alındığında var olan para sistemi, bu güne
kadar en az sorgulanmış sistemdir, diyebiliriz. Paranın na-
sıl yaratıldığı, onu yöneten politikalar ve toplumu gerçek-
te ne kadar etkilediği, nüfusun büyük bir bölümünün kayıt-
sız kaldığı meselelerdir. Yaşadığımız dünya öyle bir dünya
ki, var olan zenginliklerin %40’ına toplumun %1’i sahip, her
gün 34 bin çocuğun yoksulluk ve önlenebilir hastalıklardan
öldüğü, nüfusun %50’sinin günde 2 dolardan daha az ge-
lirle yaşadığı bir dünya... Çok net olan bir şey var; bir şey-
ler çok, ama çok yanlış. Ve farkında olalım ya da olmayalım,
var olan tüm kurumların, sistemin ve toplumun can dama-
rı ‘PARA’dır. Bu nedenle parasal sistemin nasıl işlediğini an-
lamak, neden bu şekilde yaşadığımızı anlamamız açısından
çok önemli. Ne yazık ki ekonomi genellikle karmaşık ve sıkı-
cı olarak algılanır. Bitmek tükenmek bilmeyen ekonomik te-
rimler ve göz korkutucu matematik, insanları anlama çaba-
larından caydırır. Fakat gerçekte ekonomik sisteme yakıştı-
rılan karmaşıklık bir maskeden ibarettir. İnsanlığın katlan-
mak zorunda kaldığı en felç edici yapıyı gizlemek üzere ta-
sarlanmıştır.” –Zeitgeist Movement
E, artık bunun üzerine ekonomik krizi nasıl atlatırız, nasıl
çözümler buluruz diye fikir üretmek en azından beni aşı-
yor. Evet kriz fırsattır, en iyisini en ucuza almak için fırsat-
tır. Dünyayı, toplumu, sektörü yönetenlerin bir kısmı için bu-
lunmaz fırsattır. ‘Tabii, biliyorsun şu anda bir kriz var o yüz-
den…’ diye başlar ve iş hayatı boyunca devam eder.
Ağızları sulana sulana bir gün robotların bir insanın yaptığı
her şeyi yapacağını söyler aynı yöneticiler, gözümüzün içi-
ne baka baka hem de, ufacık ar duymadan. ‘Ona göre’ ayar-
ları çekilip üstüne de çalışan adamı hiç de iyi çalışmadığına
ikna ettikten sonra rahat bir uyku vaktidir. O robot Turing
testini geçsin de görelim, gerçekten bunu görmek istiyoruz.
24 saatin 18 saatini çalışarak, uykusuz, sefil geçirsin; üstüne
her birinizin ego savaşlarıyla mücadele etsin, yetmesin bir
de türlü çelme biçimlerinden kendisini korumakla uğraşsın,
kriz bahanesiyle maaş diye verilen sadakayla hiçbir sosyal
hayatı kalmasın; bakalım bir haftayı geçiyor mu devreleri-
nin garip sesler çıkararak iptal olması?
Acaba ekonomi bir canlı varlık mı? Hani eskiden ‘Enflasyon
Canavarı’ vardı, canlı mıydı acaba o, cidden yaşıyor muydu?
Kararları kendi kendine mi alıyordu? Kriz de öyle bir şey mi
acaba, canlı bir varlık mı ki, kontrol edilemiyor. Kendi ze-
kası ve beyni mi var; durup durup gıcıklık mı yapıyor bize?
Yoksa ipleri çoook uzun olan birer kukla mıyız biz? Birileri
çekip çekip bırakıyor bizi... Düşüyoruz kaba etlerimizin üstü-
ne... Biz de sanki böyle durumlarda lafımız geçecek de her-
kes çözüme koşacakmış gibi kitaplar yazıp fikirler üretiyo-
ruz. Efendiler ne zaman isterse kriz o zaman bitecek! Var-
dır bir bildikleri.
Pırıl pırıl bir nesil krizlerin içinde boğuldu. Hah, şimdi aklı-
ma geçen gün gördüğüm ve güldüğüm ilan geldi: “2 yıl tec-
rübeli stajyer aranıyor“!
“Bu denli sağlıksız bir dünyaya iyi eklemlenmiş olmak, sağ-
lıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.” –Jiddu Krishnamurti
İmza.
İplerini fark eden bir kukla.
Erol Yılmaz
Yaratıcı Yönetmen, Genna MCG
erol yılmaz
“Bu denli sağlıksız bir
dünyaya iyi eklemlenmiş
olmak, sağlıklı olmanın
bir ölçüsü olamaz.”
–Jıddu Krıshnamurtı
İster yapabileceğinizi, ister yapamayacağınızı düşünün, doğrudur.
–henry ford
Sinemadanreklama
REKLAMFİLMİ, SİNEMANIN FARKLI AMAÇLARDOĞRULTUSUNDAKULLANILAN BİR TÜREVİDİR
Renkli etiket
B
azı haber ve ya-
zılarımızda bu-
lunan barkodu
ya da linki kul-
lanarak, o ha-
berde sözü geçen video
veya web sitesine internet
üzerinden kolayca erişebi-
lirsiniz. Bunun için mo-
bil cihazınıza gettag.mobi
adresinden Microsoft Tag
uygulamasını indirme-
lisiniz. Uygulama cihaz
objektifi ilgili barkoda yön-
lendirilerek çalışmaktadır.
Okuma işlemi tamamlan-
dığında cep telefonunu-
zun ekranında o kayna-
ğın içeriği görüntülene-
cektir. Microsoft Tag iş-
letemeyen cep telefonu-
na sahip okurlarımız ise,
barkodu değil, verilen kı-
sa web adresini kullana-
rak ilgili kaynağı görün-
tüleyebilirler.
NİSAN
2010
genna mcg’nin
aylık yayınıdır
4
www.gennaratıon.com.tr
www.genna.com.tr
Yandaki sütunlarda 29.
Uluslararası İstanbul
Film Festivali’yle ilgili
haberi okuyacaksınız. Söz
sinemadan açılınca sinema
endüstrisiyle reklam
filmleri arasındaki ilişkiyi
görmezden gelmek mümkün
değildir. Ünlü Rus tiyatro
kuramcısı Konstantın
Stanıslavskı tarafından
sistemleştirilmiş
özdeşleyime dayalı
oyunculuk yönteminin
Hollywood’u nasıl
etkilediği, Elıa Kazan
tarafından kurulan
“Actors Studıo”dan
Marlon Brando, Al
Pacıno gibi nasıl
büyük oyuncuların
yetiştiği, her ne kadar
aktör Nıcolas Cage’in
oyunculuğunda zirveye
çıktığı söyleniyorsa
da, aklınıza gelebilecek
neredeyse bütün büyük
Hollywood oyuncularını
eğitmiş metod
oyunculuğunun (method
actıng) tüm Hollywood
sinema endüstrisini
nasıl derinden değişime
uğrattığı ve “oyunculuk”
dışında bizzat sanatın
kendisini nasıl
başkalaştırdığı çok
kapsamlı bir konudur
elbette... Bütün bu
çabalardan, reklam
sektörünün bir iletişim
enstrümanı olarak sinema
sanatından devşirdiği
reklam filmlerinin
hiç nasibini almadığı
düşünülemez. Ayrıca her
iki endüstrinin ortak
bir dili kullandığını da
göz ardı edemeyiz. Bu
münasebetle A. Selim
Tuncer’in “Sakın içme
kızım, sana tecavüz edecek
namussuz!” başlıklı
yazısını paylaşmak
istiyoruz
Gennaratıon
okurlarıyla:
Kapalıgişe
filmfestivali
U
luslararası
İstanbul Film
Festivali devam
ediyor. İstanbul
Kültür veSanat
Vakfı (İKSV) tarafından bu
yıl 29.’su düzenlenen fes-
tival, 18 Nisan tarihinde
sona erecek.
Festivalin şanslı konuk-
ları ve sadık müdavim-
leri İstanbullu’lar seans-
lara bilet bulamamaktan
şikayetçi. İKSV tüm se-
anslarında bi letleri tü-
kenen filmler için ek se-
anslar düzenleyerek tale-
bi karşılamaya çalışıyor.
Son durumuweb sitelerin-
den takip etmekmümkün:
www.iksv.org/film/
Bilindiği gibi festival bir-
birinden önemli uzun ve
kısa metrajlı film göste-
rimlerinin yanı sıra, çeşit-
li sergi, söyleşi, panel, atöl-
ye, seminer ve diğer etkin-
liklere ev sahipliği yapıyor.
Bu etkinliklerden ilginç ve
önemli bulduklarımızdan
biri, David Lynch’in fotoğ-
raf ve gravürlerinden olu-
şan bir sergi. Cihangir,
Artane’deki David Lynch
sergisi, 29 Mayıs tarihine
kadar izlenebilir.
ETKİNLİK
İSTANBUL FİLMFESTİVALİ
Master of puppets... Puppets of master!
TEKNOLOJİ
MICROSOFT TAG
bit.ly/9MpPfl