Page 8 - gennaration5.indd

Basic HTML Version

K
ankayla her Cuma buluşup hep aynı yere gi-
diyorduk. Denize nazır, nispeten sakin bir yer.
O Cuma azıcık insan içine karışalım dedik.
İstiklal Caddesi’nde itiş kakış yürüyoruz. Et ete.
Önümüzdeki kız oğlana “Ben de amma uyanı-
ğım.” diyor kendisiyle övünen bir tonda. Üzerlerinde Simit
Sarayı tişörtleri var. “Öğleden sonra verdikleri simit yerine
kasaya 50 kuruş koyuyorum ay çöreği alıyorum.”
Güçlükle yol alıyoruz. Birbirine karışan kokular içimi ba-
yıltıyor. Nereye gideceğimizi de tam olarak bilmiyoruz.
Asmalımescit’te yer bulmamız mümkün değil. Oturabil-
sek bile, önümüzden gelip geçenlerin kılı yünü tüyü tabak-
lara dökülür endişesiyle bir akşam geçirmek istemiyorum.
Arkamızdaki delikanlılardan biri “Niye evlenicen ki ooo-
lum? Sen kazanıcan eve bakıcan! Kadın kazanıcak kendi-
ne harcıcak.” diyor.
Son günlerde kozmetik için harcadığım parayı düşününce
onu haklı buluyorum. Epeyce yürüdükten sonra arka sokak-
lardan öve öve bitiremedikleri şu meşhur yere gidiyoruz. Her
yer rezerve. Bir mücadeleden sonra, kendimizi köşedeki kol-
tuklara atmaya muvaffak oluyoruz. Gittiğimiz yerlerde sa-
atlerce oturma huyumuz olduğu için, işimize de geliyor bu
durum. Bu nedenle ana yemek yerine ufak tefek atıştırma-
lıklarla yetinmeyi göze alıyoruz.
Oturur oturmaz camiadan birkaç tanıdıkla karşılaşıyoruz.
Nasılsın diye sormadan “Nerdesin şimdi?” diye sordu ismini
o anda çıkaramadığım havalı tip. “İyiyim.” dedim yanlış an-
lamış gibi yaparak. “Sen nasılsın?” Hiç hoşuna gitmedi. İç-
meden çekilmiyor bunlar. Görüştüğümüze çok sevinmiş gibi
yapmaya çalıştığımız, ama her zamanki gibi başaramadığımız
arkadaşlarla tellerimizi check ettik karşılıklı, “Face’ten ekle-
rim seni.” dendi. Bilmiyorlar ki oranın da en asosyali benim.
Nihayet kendileri için hazırlanmış büyük masaya gittiler
şen şakrak. Bir ajans yemeği var anlaşılan. Hafif midemiz
bulanıyor. Her ne kadar o akşam özel giyinmiş ve makya-
jı her zamankine göre bir miktar abartmış olsak da aşağı-
dan yukarı, yukarıdan aşağı süzülmek pek hoş değil. Elek-
ten kum olarak mı aktık, taş toprak olarak yukarıda mı kal-
dık bilmiyorum. Şurası kesin ki, puanlarımızı almıştık. Yeri-
mize oturduk. Diyoruz ki; güzel şeyler düşünelim, planlaya-
lım, güzel şeyler olsun.
Siparişimizi verirken biraz şarap huysuzluğu yaptık. Sonun-
da karar da verdik bir tanesine. Üzerinde üzümü yazmayınca
onu geri gönderip başka bir tane istedik. Arkadaşım tattı.
“Kısaymış.” dedi. “Bunlar da standart olmuyor.” dedik. Şa-
rabın tadına baktım, boğazına bile inmeden kaybolup gidi-
yor. Ve dünyanın parasını kaskallamışlar. Boş vermeye me-
yilliyiz gene de. Hadi diyoruz güzel şeylere...
Hayattan sıkılıp durduğumuzu bile bile değilmiş gibi dav-
ranma gayreti gösterirken gözüm garson kıza takıldı. Gar-
son kız, büyük bir tabağı tek elinin üzerinde taşıyarak kar-
şımızdaki masaya yaklaştı. Tabağı taşıyan eli ve eli taşıyan
kolu, masaya gelirken yukarıdaydı. Tabağı masaya bırakır-
ken kolunu hiç aşağıya indirmedi. Gövdesiyle masanın orta-
sına doğru, oturan hiç kimseye değmeden eğildi ve bir ba-
cağını havaya kaldırıp arkaya zarifçe uzatarak, tabağı ma-
saya bıraktı. Cevizli köfte dedikleri, değişik olmasına gayret
ettikleri için lezzetli olmayan bir meze, ağzımda giderek bü-
yüyen bir lokma haline geldiğinde, daha önce hiç görmedi-
ğim güzellikte bir bale gösterisine tanık oldum. Bu hareke-
ti gördükten sonraki bir saat boyunca, bir an bile sıkılma-
dan aynı masanın giderek kalabalıklaşarak sürekli bir şey-
ler yemesini ve tabakların, kadehlerin, şarap şişelerinin ge-
liş gidişlerini izledim.
Masa, konseptleri develope etmekten veya edememekten
dem vurdu. Target group insightlarını analiz etti. Egzeküs-
yonları avaraj buldu. Hep bir ağızdan patronlarını agree et-
tiler. Clientlarını bir güzel manage ettiler. Bu arada anladım
ki, bir dolu müşteriye rağmen hayalet marka yaratarak yap-
tıkları öğrenci işi ilan için aldıkları ödülü kutluyorlardı. Gar-
son onlara sürekli şarap açtı, şişeleri açtıktan sonra zara-
fetle döndürüyor, parmakları arasına sıkıştırdığı kadehle-
re doldurduğu şarapları masaya bir damla dökmeden sa-
hiplerine veriyor, tabakları her seferinde masaya aynı za-
rif hareketle koyuyor, hınca hınç kalabalığın içinden elinde
ne olursa olsun vücudunu lastik gibi eğip bükerek hiç dök-
meden ve değmeden sıyrılıyor. Tek kişiye yapılan tek kişi-
lik bir gösteri gibiydi!
Ha bu arada garson kız bizim tarafa hiç uğramadı. Arkada-
şım “Bir masa, bütün gece bir garsonu esir aldı.” diye söy-
lendi. “Aldırma!” dedim. Şaşırdı. Sonuçta her yerde garson-
lara yaka silktiren bendim. “Mönüde salatada kapari oldu-
ğu yazıyor! Hani, koymamışsınız.” “Size maydonozsuz de-
miştim.” “Bu zeytinyağlı biraz ekşimiş gibi.” “Tabaktaki her
balığın yaşı farklı. Bu dünkü balık, bu önceki günkü, bu bir
haftalık falan.” “Burada dans eden falan göremiyorum ben.
Müziğin sesi neden bu kadar açık?” Bir miktar huysuzdum
anlayacağınız. Bu kalender halime anlam veremedi tabii. Ona
açıklayamazdım. Açıklanacak bir şey de yoktu. Hesap yük-
lü geldi. Balerin bir garson çalıştırdıklarının farkında bunlar.
Anlı şanlı, pırıl pırıl
Medova’yım ben.
Kimse benden rasyonel
falan istemesin.
Sonuçta hiçbir sebebim
yok. Olmak istedim ve
oldum.
Yaşamın ilginç yanlarından birisi de, en iyinin dışında bir şey kabul
etmeyenlere genellikle en iyisini vermesidir.
–W. Somerset Maugham
KullandığımızprensiplerGöbbels’in
gö-gö-göbeğindenmi�ıktıyoksa?
GÖBBELS’İN EMRİNDEKİ TASARIMCILARHİTLER’İN ‘KATLİAMKAMPANYASI’NI AFİŞLERLEMİLYONLARADUYURUYORDU
TEMMUZ
2010
genna mcg’nin
aylık yayınıdır
7
www.gennaratıon.com.tr
www.genna.com.tr
R
eklamcılarDer-
neğ i taraf ın-
dan bu yıl 22.’si
düzenlenen
Kristal Elma
2009-2010TürkiyeReklam
Ödülleri Yarışması’nda;
Suada’da yapılan törenle
ödüller sahiplerini buldu.
Ali Batı, Derya Tambay,
Doğan Yarıcı, Emre Kap-
lan, Emre Noyan, Gürkan
Günaydın, İdil Akoğlu Er-
gülen, Murat Işık, B. Or-
kunDemirelli, OzanVarış-
lı, Tarkan Barlas’tan olu-
şan Ana Seçici Kurul’un
başkanlığını ise Kurtcebe
Turgul üstlendi. Yarışmada;
basın, sinema, televizyon,
radyo, açık hava, kurumsal
web siteleri, mikro siteler,
online reklam, dijital çok
mecralı, dijital sosyal rek-
lam, dijital mobil, doğru-
dan pazarlama, viral, ün-
lü kullanımı, advergame,
yaratıcı medya, ortam rek-
lamı, çokmecralı kampan-
ya, en iyi reklam filmi yö-
netmeni, en iyi reklam fil-
mi yapımı, en iyi reklam
müziği, en iyi reklam fo-
toğrafı ve pop özel ödülü,
kast özel ödülü, animas-
yon özel ödülü gibi birçok
kategoride ‘Kristal Elma
Ödülü’ verildi.
Balerin garson
H
aziran sayı-
mızda, Nazi-
zim ideoloji-
sini devrim-
ciliğin azmi
ile sert bir dille kınayan
ve ona karşı bir asker gi-
bi mücadele eden Sovyet
propaganda posterlerini
işlemiştik. Rusya’daki İş-
çi Devrimi ile ortaya çık-
maya başlayan bu işler,
Komünist Parti’nin slo-
ganları kitlelere dağıtı-
larak; işçiler ile köylü-
lerin özgürlük ve ada-
let için savaşmaya çağ-
rılma yöntemiydi. Sanat-
çılar da halktan ayrılmı-
yor, onları bizzat bulun-
dukları alana, askerlerle
beraber yaşadıkları cep-
heye çağırıyorlardı.
Bu ay sizlere, onların
kızıl bir aşkla savaştı-
ğı ideolojinin eseri olan
posterler i sunuyoruz.
Propaganda Bakanı Jo-
seph Göbbels’in, bütün
bir halkı Führer’in yap-
tıklarına ikna etmesi ge-
reken durum, kabullenil-
mesi bakımından Sovyet-
lere göre çok daha zorlu
olduğu halde; iletişimin
her okuyla hedef aldığı
yürekleri ve akılları bü-
yük bir beceriyle ele ge-
çirmişti.
Konuya ışık tutması
için, A. Selim Tuncer’in
“Bütün bu kullandığımız
prensipler Göbbels’in
gö-gö-göbeğinden mi çık-
mıştı yoksa?” başlıklı bir
yazısını da burada pay-
laşıyoruz.
Her biri kendi tarafın-
da aynı amaca hizmet
eden ve aynı düşün peşi-
ne düşen bu çalışmaların
verdiği mesaj da ortak:
Propagandanın gücü, et-
ken kesimde sarsılmaz
bir inanç ve etki kabili-
yeti, edilgen kesimde ise
umut, inanç ve katılma
arzusunun doğabilmesi
ve rızaya dönüşebilmesi
için ‘uygun’ koşullar ge-
rektiriyor.
Bu yazı bu soruyu ce-
vaplamak iddiasıyla ya-
zılmıyor. Okumayı bitir-
diğinizde, sorunun belki
tamamının cevapsız kal-
mış, belki yalnızca bir bö-
lümünün cevaplanmış ol-
duğunu düşünebilirsiniz.
Belki de cevaplayabilirim,
o kadar da ümitsiz olma-
yalım.
Hemen birkaç satır şu
Göbbels’ten bahsedelim,
sonra da göbeğine geçe-
riz. Bu zatın adını duyma-
yanınız yoktur; çok meş-
hurdur kendileri... Hani
şu Hitler’in propaganda
bakanı Joseph Göbbels...
Göbbel s, 1933 y ı l ı nda
Naziler’in iktidara gelme-
siyle bakanlık koltuğuna
oturmuş ve Almanya’nın
savaşı kaybetmesine kadar
o zamanın iletişim araçla-
rı olan yazılı basın ve rad-
yonun imkanlarını sonu-
na kadar kullanarak halkı
devlet ideolojisi doğrultu-
sunda manipüle ve moti-
ve etme görevini hakkıy-
la yerine getirmişti. Savaş
yenilgisi kesinleşince altı
çocuğunu ve karısını siya-
nürle zehirledikten sonra
kendisi de tabancasıyla in-
tihar etmişti. Çünkü ona
göre Führer’in ve nasyo-
nal sosyalizmin olmadığı
bir Almanya’da ne çocuk-
larının ne karısının ne de
kendisinin yaşaması an-
laml ıydı. İnançl ı adam-
mış demek ki!
Bildiğiniz gibi, zaman
zaman propaganda, tanı-
tım ve reklam kavramları
birbirine karıştırılır. Pro-
pagandanın, tüm olumsuz
anlam ve çağrışımlarına
rağmen, asl ında ‘siyasi
reklam’ anlamı taşıdığı-
na inananların sayısı az
değildir. Çünkü reklam
da ‘ticari propaganda’ ola-
rak algılanır. Bu üç yönte-
min de benzer teknikler-
den yararlandığını söyle-
mek yanlış olmaz, ancak
varmak istedik ler i he-
defler noktasında birbir-
lerinden keskin biçimde
ayrılırlar.
Gelelim Göbbels’in gö-
beğine...
Amerika’da yaşayan ta-
sarımcı ve illüstratör Di-
lek Bulut, Grafik Tasarım
dergisinin Ocak 2007 sa-
yısında yayımlanan “Gör-
sel İlteşimin Gücü Adı-
na: Joseph Göbbels Hak-
kında Bir Proje” başl ık-
lı bir yazısında, Belgrad
Sanat Akademisi’nde öğ-
retim görevlisi olan Alek-
sandar Macasev’in Joseph
Göbbels’le ilgili bir kam-
panya sunumunu aktarı-
yor. Bulut, Macasev’den
dinlediğ i sunumun ay-
rıntılarını anlattığı yazı-
sına şöyle bir giriş yapı-
yor: “Bu yazıyı okuduk-
tan sonra, insanın içini
ısıtan bir tiyatro afişi ha-
zırlarken ne kadar şanslı
olduğunuzu hissetmenizi
istiyorum. Çünkü tarihin
çeşitli dönemlerinde en
az sizler kadar yetenekli,
istekli ve heyecanlı tasa-
rımcılar, iletişimin gücü-
nü kendi kötü emellerine
alet eden insanların em-
rinde çalışmak zorunda
kaldılar. Bu insanlardan
birisi Joseph Göbbels’tir.
İkinci Dünya Savaşı’nda
Nazi propagandasının fi-
kir babası ve propaganda
malzemelerinin yaratıcı
yönetmeni olarak önem-
li bir rol üstlenmiş ve tüm
dünya tarafından tanın-
mıştır. Göbbels’in emrin-
deki tasarımcılar Hitler’in
‘katl iam kampanyası’nı
bayrak larla, rozetlerle,
posta kartlarıyla ve afiş-
lerle mi lyonlara duyur-
muş ve gerçekleşecek ola-
yı bir anlamda meşrulaş-
tırarak kamuoyu tepkisi-
ni sindirmişlerdir.”
Peki, Macasev’in bu Go-
ebells Kampanyası nedir
acaba? Bu fikri anlatmak
için bu kadar uğraşmaya
değer miydi bilmem, ama
benimanladığımkadarıyla
Macasev, bizi, Göbbels’in
propaganda teknikleriyle
çağdaş reklamcılık teknik-
lerinin aynı olduğuna, çe-
şitli markaların logolarını
kullanarak ürettiği -yuka-
rıda gördüğünüz- Göbbels
portreleri ve etkileşimli bir
internet sitesiyle inandır-
mak istiyor. İnanalımmı?
Zaten Di lek Bulut da
yazısını şu paragrafla ta-
mamlamış: “Göbbels’in
propaganda f ikirlerinin
günümüzün güçlü rek-
lam dünyasıyla ne kadar
benzer olduğunu görmek,
günümüz medyasında ger-
çeğin nasıl şekillendiril-
diğ ini konuşmak, belk i
Macaev’in anlatmak is-
tediklerini daha iyi açık-
layabilir, üzerine kavram-
lar geliştirilebilirdi. Hat-
ta yalnız reklam dünyası
değil, günümüzün politik
kampanyaları da bu nokta-
da heyecan verici bir tar-
tışma konusu olabilirdi.”
Ma c a s e v ’ i n , t e z i n i
güçlendirmek için Joseph
Göbbels’in “Bir yalanı bin
defa tekrar edersen gerçe-
ğe dönüşür.” sözünü, bin
defa söylemese de baş tacı
ettiği anlaşılıyor. E, evet!
Adam galiba haklı, çün-
kü biz de Türkiye’de sula-
rın kireçli olduğuna, Cal-
gon kullanmazsak çama-
şır makinemizin pahalıya
patlayacak arızalar yapa-
cağına inanmış bulunuyo-
ruz artık!
Böyle dediğime bakma-
yın, ben reklamla propa-
gandanın apayrı işler ol-
duğunu, ancak yanlış ol-
duğuna inanmakla birlikte
kimi zaman ve yukarıdaki
gibi kimi örneklerde rek-
lamın propagandaya yak-
laştığını, daha da önemlisi
bambaşka hedeflere sahip
oldukları durumlarda bi-
le benzer teknikleri kulla-
nabildiklerini düşünüyo-
rum. Bana göre propagan-
da diktatörlüklerin ve to-
taliter rejimlerin, aynı za-
manda demokratik rejim-
lerin henüz demokratik-
leşmemiş odaklarının işi-
dir. Peki, işe yarıyor mu-
dur? Evet, toplumsal geliş-
mişlik düzeyine göre de-
ğişen oranlarda hâlâ işe
yaradığ ını, Türk iye ör-
neğinde de gördüğümüz
gibi, söyleyebiliriz.
VarolmanınDayanılmaz
Hafifliği’nin yazarı Milan
Kundera “İdeoloji çağı bit-
ti, imagoloji çağı başladı.”
derken belki ideolojilerle
birl ikte propaganda dö-
neminin de sona erdiğini
ifade etmeye çalışıyordu.
Ben, tamamen sona erdi-
ğini elbette düşünmüyo-
rum, hatta daha sofistike
yöntemlerle gel iştirildi-
ğini, bugün Pentagon’un
ve CIA’in ‘algılama yöne-
timi’ dedikleri şeyin, as-
lında ‘algılama manipü-
lasyonu’ anlamına geldi-
ğini söylüyorum.
Çoğulcu demokrasiler
nasıl propagandanın kö-
künü kazıyacaksa/kazıyor-
sa, çoğulcu serbest pazar-
lar da propagandaya yak-
laşan reklamların kökünü
kazıyacaktır.
Yine çeşitli vesilelerle
dile getirdiğim gibi, ba-
na göre reklamın üç ayrı
niteliği barındırması ge-
rekir: Doğruluk, güzel-
lik ve iyilik. [*] İletişimin
teknikleri tamamen ayrı
bir konudur, bu anlamda
propagandayla reklamara-
sında benzeşmeler olabi-
lir/vardır. Ancak, propa-
ganda Göbbels‘in afişleri
gibi ‘güzel’ olabilirse de,
‘iyi’ ve ‘doğru’ olamaz.
Grafik Tasarım dergi-
sinin Kasım 2006 tarihli
sayısındaki ‘Grafik tasa-
rım: İki boyutlu yüzeyde
dört boyutlu bir evren ya-
ratmak...’ başlıklı yazımın
son paragraflarının bu ko-
nuyla ilgili olarak yeterin-
ce açıklayıcı olduğunu dü-
şünüyorum: Bildiğimiz gi-
bi felsefenin kapsamı içi-
ne giren üç temel norma-
tif bilim dalı var: Doğru-
luk temeli üzerine kurul-
muş mantık, iyilik temeli
üzerine kurulmuş ahlak
ve güzellik temeli üzeri-
ne kurulmuş estetik. Bun-
ları doğru-yanlış, iyi-kötü
ve güzel-çirkin şeklinde
zıtlıklarıyla birlikte ifade
edebiliriz. Aslında şunu
söylüyorum; nasıl ki in-
sanlık uzun süre ve bü-
yük çoğunlukla ‘yanlış’ta
ve ‘kötü’de ısrar etmez-
se, yine uzun süre ve bü-
yük çoğunlukla ‘çirkin’e
demir atmaz. Elbette in-
sanın özünde yanlış, kö-
tü ve çirkin de var ve ira-
desini bu yönde de kulla-
nabiliyor. Ama asıl liman
doğru, iyi ve güzeldir. Ka-
lıcı değerler yaratmak is-
teyenlerin odaklanaca-
ğı yer de burasıdır. Bel-
k i burada ‘fayda’ konu-
sunda bir tartışma olabi-
lir; ayrı bir kategori ola-
rak mı değerlendirileceği,
yoksa ‘mantık’ın bir teza-
hürü olarak mı görüleceği
şeklinde... Ama sonuçta o
da ‘pozitif’ alanın içinde-
dir. Hatta, Prof. Dr. Mus-
tafa Ergün’ün Sanat Fel-
sefesi isimli makalesin-
den öğrendiğime göre fi-
lozoflar arasında “Fayda-
lı olan güzel, güzel olan
iyi ve aynı zamanda fay-
dalıdır.” görüşünü savu-
nanlar da olmuştur. Bir
sanat olarak grafik eser-
de, güzellik dışında iyilik
ve doğruluk niteliklerinin
olmaması onu sanat eseri
olmaktan çıkarmaz. An-
cak, esere bir görsel ileti-
şim tasarımı olarak bak-
tığımızda, bence, insanlı-
ğın vazgeçilmez ve temel
terazileri olan doğruluk
ve iyiliğin eksik olması,
eserin işlevini yerine ge-
tirme konusunda da cid-
di bir eksiklik yaratacak-
tır. Grafik tasarımcının,
bir iletişim mimarı ola-
rak bunu dikkate alma-
ması düşünülemez.
Acaba soruyu cevaplaya-
bildim mi?
özlem tansal
üst
“Biz işçiler uyumuyoruz”
Alman işçisine seslenen bu
poster, 1932’deki temmuz
seçimleri için hazırlanmış.
Bir musevi, kırmızı
şapkasıyla sembolize edilen
bir marksistin kulağına
fısıldıyor, arkalarında kanlı
bıçak taşıyan komünist
gencin elindeki pankartta
“Faşistleri devir, sivil
savaş, sınıf mücadelesi”
yazıyor.
1932
alt sıra sol
“Vınnıtsa”
Musevi karşıtı nazi
propagandası sık sık
almanlara ve yabancı ülke
vatandaşlarına yönelik
olarak musevi karşıtlığını
işlemiş. Bu poster de
almanların işgali altında
bulunan sovyetler birliği
topraklarındakileri
kışkırtmak için hem anti-
sovyet hem de anti-yahudi
bir söylemle, 1937-38
yıllarında Stalin’in gizli
polis teşkilatının vahşetini,
Vinnitsa’da 9000 sovyet
vatandaşını öldüren kana
susamış “bolşevik yahudi
komiseri” klişesini konu
alıyor. Alman güçleri
bu katliamı 1943’te
ortaya çıkarır çıkarmaz
propaganda malzemesi
olarak kullanmaya
başlamış.
1943
alt sıra sağ sütun
1.
Alman Spor Federasyonu
1954
2.
Hava Kuvvetlerimiz
1943
SEKTÖR
KRİSTAL ELMAÖDÜLLERİ
BirKristalElma
dahage�ti