Page 7 - gennaration7.indd

Basic HTML Version

MART 2011
P
rosumer, profes-
yonel veya üre-
tici (producer)
t er iml er i i l e
tüketici (consu-
mer) teriminin bir araya
gelmesiyle ortaya çıkmış.
Bu terimi ilk olarak Alvin
Toffler, 1970’te Gelecek
Şoku (Fut ure Shock)
isimli kitabında dile ge-
tirdi. Tof f ler, bu terimi
1980’de yazdığı Üçüncü
Dalga (The Third Wave)
kitabında derinlemesine
inceledi ve literatürümü-
ze katt ı. Bu ik i k itabın
basım tarihleri arasında,
Marsha l l McLuhan ve
Barington Nevitt, 1972’de
beraber yazdıkları Take
Today isiml i kitapların-
da elekt roni k i let i ş im
sayes i nde tüket ic i n i n
üret iciye dönüşeceğ ini
öngörmüşlerdi.
Toffler, Üçüncü Dalga
kitabında insanl ık tari-
hini üç dalga üzerinden
inceliyor. Birinci Dalga’da
üreticiler kendi ürettik-
lerini tüketiyorlar. Köylü,
kendi evini inşa ediyor,
kendi yetiştirdiği buğdayı
öğüterek ekmek yapıyor,
kendi beslediği tavuktan
yumurta alıyor ve kendi
yetiştirdiği koyunun ız-
garasını yapıyordu. İkinci
Dalga, endüstri devrimini
temsil ediyor. Bu süreçte,
üret ici ve tüket ici bi r-
bi r inden ayr ı ldı , toplu
üretim ve toplu tüketim
başladı. Üreticiler, fabri-
kalarda üretim yaparken
tüccarlar, fabrikalar ve
tüketici arasında köprü
vazifesi üstlenerek aracı-
lıktan para kazanıyordu.
Zamanla tüccarlar arasın-
daki rekabet pazarlama
iletişiminin doğuşunu da
beraberinde getirdi. Bu
süreç içerisinde üretim
ve tüketimin birbirinden
ayrılmasının yan etkileri
baş gösterd i: Tüket ici
ürüne yabancılaşmaya ve
çoğalan çeşitlerin arasın-
da ürünler emtialaşmaya
başladı.
Bütün bunların sonu-
cunda, Üçüncü Dalga’da
tüketiciler daha çok üre-
time katılmaya başlayarak
üretim ve tüketim arasın-
da büyüyen bu mesafeyi
kapatmak adına çeşitl i
durumlarda üretimin bir
parçası olmaya başladılar.
Tof f ler, bunlara örnek
olarak aşçı l ık okuluna
giderek yemek yapmaya
baş l ayan profes yonel -
ler i , marangozluk eğ i-
timi alarak kendi masa
sanda lyes i n i yapmaya
baş l ayan beyaz yaka l ı
işçileri, maket yapanları,
botanikle ilgilenenleri ve
bunlara benzer durumları
örnek veriyor. Yani, Toff-
ler, Üçüncü Da l ga’da
oluşacak “üreten tüketi-
cilerin” üretime fiziksel
olarak katılacaklarını ve
yaşadıklar ı yabancı laş-
may ı, bazı üret imler in
f a a l b i rer k a t ı l ımc ı s ı
olarak g iderecek ler ini
düşünüyordu. Toffler’ın
bu düşünceleri, 80’lerin
sonlar ında ve 90’ lar ın
başlarında, bir kentli veya
beyaz yakalı işçi kültürü
olarak gel işmedi değ i l.
Lakin, bugün geldiğimiz
noktada tüketici, üretimin
en önemli katılımcısı oldu;
fakat fiziksel olarak değil,
zihinsel olarak.
O y ı l lardan bu yana,
bugün etkilerini çok fazla
hissettiğimiz elektronik
i letişim (veya internet)
de v r i m i g e r ç ek l e ş t i .
Web 2.0 ve sosyal med-
ya, iletişim anlayışımızı
temel inden değiştiriyor
ve bir nesil çoktandır bu
devrimin getirdikleriyle
büyüyor. Bu temel değişim
sonucunda pazarlama
iletişimine dair pek çok
kavram, iletişim strate-
ji ler imize dair pek çok
yaklaşım ve de tüketici-
lerle markalar arasındaki
pek çok dinamik yeniden
biçimleniyor. Pazarlama
i let işimci ler i ve di j ital
medy a u zma n l a r ı bu
biçimlenmeyi, mümkün
olduğunca çerçevel i bir
şekilde, markalar yararına
inşa etmeye çalışıyorlar.
Fakat, önümüzdeki en
büyük etken, iletişimin bu
şekilde demokratikleşme-
sinden sonra, geleneksel
mecra lar ın tek tara f l ı
iletişim boyunduruğun-
dan kurtulan tüketicinin,
iletişimin pasif dinleyicisi
olmaktan çıkması oldu.
Böylel ikle, artık pazar-
lama iletişiminde, mar-
kadan tüketiciye mesajın
iletilmesi ve bunun satın
alma olarak geri dönmesi
ve kısıtlı mecralar üzerin-
den geri bildirim vermesi
çerçevesi yıkılmış oldu.
Yani, artık tüketici marka-
ları dinlemiyor; tüketici,
markalarla konuşuyor.
Artık tüketici, üreticiye
nasıl bir ürün istediğini
söyleyebiliyor. Ürettiği bir
ürün hakkında şikayetini
bürokrat ik ve zahmetl i
yöntemlerle değ i l, doğ-
rudan internet üzerinden
markanın kendi resmî
k a n a l l a r ı n a a n ı nd a
i letebi l iyor ve daha da
önemlisi, bu kanallardan
anında yanıt alabiliyor.
Toffler’ın ileri sürdüğü
haliyle prosumer kavra-
mı, üret ici i le tüket ici
arasında oluşan ve İkinci
Da lga süresince artan
mesafenin g ideri lmesi,
tüketicinin üretimin bir
parçası olması şeklinde
özet lenebi l i r. Üçüncü
Dalga’ya kadar geçen za-
manda oluşan, üretici ile
tüketici arasında aracılık
görevi gören tüccar sını-
fın ve bu sınıf dolayısıyla
gelişen pazarlama kavra-
mının geleneksel leşen
iletişim ağı tek yönlüydü.
Ürün ile tüketici arasın-
da tek yönlü bir iletişim
dizgesi kurmak tüketiciyi
üret ime yabancı laşt ı r-
masının yanı sıra, onu
sadece iletilen pazarlama
mesajlarını yorumlayan
ve bu yorumlamasının
dışavurumunu da bel l i
bir satınalma hareketi ile
yaparak veya yapmayarak
gös teren mekan i k bi r
otomatona çeviriyordu.
Bu sistemat ik, ne kap-
sayıcıydı ne de diyaloğa
daya l ı... Böyle olunca,
yabancılaşma ve emtia-
laşma bir yerden sonra
beraber inde sat ınalma
hareketinin de anlamını
yitirmesine neden olmaya
başladı.
İnternet devrimi, işte
tam bu noktada, pazarla-
ma iletişiminin kaderini
değiştirdi. İnternet kulla-
nıcısı, kendisini dünyanın
her yerine ulaşabi l ir ve
neredeyse dünya üzerin-
dek i herkese ulaşabi l ir
bir halde buldu. İnternet
i let i ş imi n i n 30 y ı l l ı k
tarihi içerisinde yeni bir
kültür ve dolayısıyla yeni
bir dünya anlayışı belir-
meye başladı. Sovyetler
Bi rl iğ i y ı k ı l ana kadar
özenle korunmuş olan
sınırlar, Soğuk Savaş’ın
sona ermesi kadar bu yeni
gelişen anlayış sayesinde
de or t adan k a l kmaya
başlad ı . İnsanlar her-
kese u l a ş abi lecek ler i
gerçeğini hazmettikten
sonra ulaşabi lecek ler i
yeni muhataplar aramaya
başladılar.
Habercilik, gazetecile-
rin tekelinden çıkıp ehil,
bilinçli ve gerekli donanı-
ma sahip her vatandaşın
yapabileceği bir mahiyet
kazanmaya başladı. Top-
lumun bireyleri internet
üzerinden örgütlenmeye
ve otokratik yönetimlere
başkaldırmaya başladılar.
İnternet üzerinden ça-
l ışanlar çoğalmaya, hiç
evinden çıkmadan para
kazanan, dünyanın farklı
yerler ine i ş yet i şt i ren
bir çalışan kesim ortaya
çıktı. Sanal mağazalar,
belli konularla ilgilenen
insanları birleştiren net-
work siteleri, insanlar ı
sanal veya gerçek olarak
bir araya getiren sanal or-
tamlar oluşmaya başladı.
Bilgisayarlar, hafifleyip ya-
nımızda taşıyabileceğimiz
dizüstü bilgisayarlara ve
ardından cep telefonuna
dönüşerek 3G teknoloji-
si i le her an her yerde
dünyanın geri kalanına
bağl ı olabileceğimiz bir
mahiyet aldı. Sonunda,
internet iletişimi dünya
üzerinde her an, her yer-
de, her şekilde, herkesle
iletişim kurulabilen bir
iletişim kültürü doğurdu.
Bu i let işim kültürünü
be l i r l eyen en öneml i
unsur, diyalog.
İ let i ş imi n en temel
unsur u ol an d i ya log ,
mutlak doğruların olduğu
saplantısıyla yüzyılları-
mızı geçirmemize neden
olan Modern Dönem bo-
yunca rafa kaldırılmıştı.
İ let i ş im, mut l ak bi lg i
sahibi olandan bilgi sahibi
olmayana doğrusal bi r
iletişim dizgesi üzerinden
iletilirdi. Eğitim, mutlak
doğru olan bilgilerin yazılı
olduğu metinlerin ezber-
lenmesi ve bu bilgilerin
anımsanması üzerine ku-
ruluydu. Bir probleminin
tek bir çözüm yolu vardı.
Ulaştığınız sonuç doğru
olsa bi le size öğret i len
çözüm yolunu kullanma-
dıysanız sınavdan geçe-
mezdiniz. Preveze Deniz
Savaş ı’nın tar ihini ve
kimin kazandığını bilmek,
Barbaros Hay ret t in’in
nasıl bir strateji izleyerek
bu savaşı kazandığını bil-
mekten daha önemliydi.
Böyle bir dünyada diyalog
geçersiz bi r işlemdi ve
iletişim anlatıcı ve din-
leyici arasında tek yönlü
olarak gerçekleşiyordu.
Eğer, dinleyici anlatıcıya
kendi düşüncelerini ilet-
meye çal ışırsa geçersiz
bir işlem yürüyordu ve
kapatılıyordu.
Pazarlama iletişimi de
bu mutlakiyetçi anlayış
içer isindek i yer ini ala-
rak tüket iciye bi l imsel
mut lak ver i ler ini i let i-
yor, onun da bu verileri
algılayıp kabul etmesini
bekliyordu. Reklamların
baş l ıca kahramanl a r ı
İsviçreli bilim adamları,
Alman mühendisler ve
Japon teknokrat lardan
oluşuyordu.
İnternet dev r imi i le
tekrar gün yüzüne çıkan
diyalog sayesinde kendi-
sini dışlanmış hisseden
tüketici; üreticiye neyi,
nasıl, ne zaman ve nerede
istediğini söyleyebilmeye
ba ş l ad ı . Yük s e l en bu
trend, geleneksel iletişim
yöntemleriyle iletilen me-
sajların etkisini bariz bir
şekilde kaybetmeye başla-
dığını gösterdi. Markalar,
bu trende ve tüketicinin
yeni beklentilerine ayak
uydurmakta önce biraz
bocaladılar. Daha sonra
işin özünü anlayan bir-
kaç marka, tüketicisiyle
diyalog kurmaya başladı.
Markalar, tüketici lerin
ne düşündüğünü dikkate
almaya başladı.
Bu trendi ilk benimse-
yenlerden birisi tam da bu
süreç içerisinde düşüşe
geçen ve hızla küçülen
Starbucks oldu. Starbucks,
yok olmaktan son anda
s os ya l medyay ı et k i n
bir şek i lde kul lanmaya
başlayarak, tüketicisinin
düşüncelerini dinlemeye
başlayarak kurtuldu ve
tabiri caizse, küllerinden
yeniden doğdu. Bugün
Starbucks yine dünyanın
en güçlü markalarından
biri olduysa bunu müşte-
risiyle diyalog kurmasına
borçlu.
İşte, Toffler’ın öne sür-
düğü prosumer (üreten
tüketici) kavramı tam da
bu noktada yeni pazarlama
i letişiminin merkezine
oturuyor. Çünkü Toffler’ın
iddia ettiğ i hal iyle pro-
sumer, üretime fiziksel
olarak katılımcı oluyordu;
ama internet devriminin
doğurduğu diyalog kültü-
rü, tüketicinin üretime
fikrî katılımını sağlıyor.
Fikrî katılım, (Lacan’ın
kolektif bilinç dediği şey
de bu yak laşımla örtü-
şüyor.) üretimin tüketici
için en öneml i k ısmını
oluşturuyor; çünkü bu ka-
tılım, üreticinin tüketici
ihtiyaçlarını tam olarak
nasıl karşılayabileceğini
kurgulayabi lmesini ve
teknik imkanlarını da bu
uğurda optimize edebil-
mesini sağlıyor.
Bu diyalog ortamında,
gelenek sel paza r l ama
i l e t i ş i m i e k s e n i nd e
bi l imadamları, mühen-
disler ve teknokratların
tüketicinin kabul etmesi
için sundukları mutlak
faydaların etkisi en aza
inmiş ve tüketicinin ürün
hakkında ne düşündüğü-
nün, nasıl hissettiğinin
önemi a r tmı ş oluyor.
Bi r marka, tüket icinin
hayat ı n ı n bi r pa rça s ı
oluyor ; onun kend i n i
ifade etmesinin göstergesi
haline geliyor. O yüzden
tüketicinin kendisini en
iyi şekilde dışavurabilmesi
için markanın da o tüke-
t icinin kendisinden ne
beklediğini en iyi şekilde
bilmesi gerekiyor. Bunun
en etkili yolu da tüketici
ile doğrudan konuşmak-
tan geçiyor.
‘Crowdsourcing’ ( bu
kavramın henüz Türkçe
bir karşı l ığı yok maale-
sef ), prosumer kültü-
rünün ortaya çıkardığ ı
kavramlardan bir tanesi.
Bu kavram çerçevesinde
internet kullanıcıları, bir
markanın çatısı altında
ol sun ya da olma s ı n,
dü ny a n ı n ne r e s i nde
olurlarsa olsunlar bir ekip
oluşturarak bir proje, bir
ürün, bir fikir geliştire-
biliyorlar. ‘Crowdsource’
edilerek oluşturulan proje
ve ürünlere birkaç örnek
verelim: Doritos bundan
birkaç y ı l önce yeni çı-
karacağ ı cipsin ismini
tüketici lerin bulmasını
istemişti. Sonunda ‘Tam
Yer i Tam Zamanı’ g ibi
bir isim çıkmıştı. Bunun
dışında, şu sıralar TPAO
yeni logosunu tüketiciler
arasında açtığı bir yarışma
sonucunda oluşturacak.
Pepsi’nin artık gelenek-
sel hale gelen Ref resh
Project yarışması iyi bir
‘crowdsourcing’ örneği.
Ben & Jerry’s de 2010’da
tüketicileri arasında yeni
bir dondurma çeşidi üret-
me yarışması düzenledi.
İçinde bulunduğumuz
dönemde pek çok marka
yeni geliştirecekleri ürün
ve hizmetleri tüketicileri
ile beraber onların fikrî
katılımı ile oluşturmaya
çal ışıyor. Bunun yol la-
r ından birisi—belk i en
etkilisi—‘crowdsourcing’.
Ama bir marka, üretime
tüketicisinin fikrî katılı-
mını sağlamak için bunu
yapmak zorunda değ i l.
İ nt e r ne t de v r i m i n i n
ortaya çıkardığı diyalog
ortamında en iyi şekilde
konumlanıp üreticisinin
hangi mecralarda oldu-
ğunu bularak, onlarla
i let işim kurarak ve en
önemlisi onları dinleyerek
bunu yapabilir. Böylelikle,
geleneksel pazarlama ile-
tişimi ile pasif dinleyici
olarak uzun süre sadece
dinlemiş olan tüket ici,
sonunda kendi sözünün
de dinlenebi leceğ i bi r
imk a n bu ldu. Bunun
sonucunda , bu k ada r
zamandır tuttuğu dilini
kullanmaktan hiç çekin-
miyor. Üreten tüketici,
yeri geldiğinde fikirlerini
zehir zemberek bir üslupla
döküp saçıyor; yeri gel-
diğinde sevdiği markayı
yere göğe sığdıramıyor;
yeri geldiğinde markanın
ufkunu açacak bir keşif
yapmasını sağlayacak fikri
veriyor ve yeri geldiğinde
ölmekte olan bir markayı
hayata döndürüyor veya on
yıllardır süregelen dikta
rejimlerini yıkıyor. Artık
markalar için önemli olan
kimi, ne zaman, nerede,
nas ı l dinleyeceğ ini ve
bu dinledik ler ini nası l
yorumlayacağını iyi bil-
mekten geçiyor. Üreten
tüketici, kontrolü el ine
aldı ve diğer her şey gibi
paza rl ama i let i ş imi n i
de demokratikleştiriyor.
Bu durumda markaların
yapabileceği iki şey var:
Ya Starbucks gibi müşte-
risine kulak verir ve var
olmaya devam ederler
ya da Hüsnü Mübarek ve
Muammer Kaddaf i g ibi
kulaklarını tıkar ve yok
olmaya mahkum olurlar.
Bu ikisi arasında seçim
yapmak çok zor olmasa
gerek.
Siz boş zamanınızda ne yaparsınız?
İ
şte size, klişe bir soru.
Küçüklüğümde yarışma programları vardı. Bunların
başında, sözüm ona yarışmacıları tanımak için, bu
soru hep sorulurdu. Cevap ise klasik: "Kitap okurum
ve müzik dinlerim." "Bazen sinemaya giderim." gibi
bir üçüncü klişeyle renklendirildiği de olurdu.
Şimdilerde aynı soru sorulsa ne der acaba insanlar? Bu
konuda yapılmış araştırma varsa da sonuçlarına kalpten
inanmak şahsım için zor. Belki ben şüpheci yaklaşıyorum;
ama bu tür araştırmalara katılanların, doğruları dürüstçe
itiraf ettiklerini sanmıyorum.
Ne diyecek ki adam? “Burun karıştırırım.” diyemez. O
ayıp kaçar.
Peki ya kadın? O da olsa olsa çocuklarından, ev işlerinden
dem vurur; diyemez ki "Komşu ile lak lak yapıyorum."
Bunu hesaplaması da zordur hem.
Esas sorun, boş zamanı tanımlamada. Şimdi, bozulan
çamaşır makinesinin tamiri için 444'lü hatta geçirdiğiniz
zaman, boş zamana mı girer; yoksa, o zaten vergiden
düşer gibi otomatik olarak dolu zamanınızdan düştüğünüz,
zaten verimsiz kabul edilen zaman mıdır?
Peki, gerçekten kitap mı okursunuz boş zamanınızda?
Hadi ya! O zaman neden satılmıyor bunca kitap? Ha,
tamam. Blog okuyucususunuz siz. Peki, sürekli takip
ettiğiniz 10 blogcunun ismini sayın madem. Ha peki,
arada bakıyorsunuz, anladım.
Gazete okursunuz tabii . Evet, internetten. Malum,
eller boyanmasın. Hangi gazeteleri okursunuz? TV'den
başlıkları dinlersiniz, öyle mi? Ha tamam, siz de benim
gibi… Evet haklısınız, çok iç karartıcı hakikaten haberler.
Gündemi yakalamak için okursunuz, öyle mi? Bunu boş
zaman olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Canım maç takibini, kek tarifini hepimiz yapıyoruz. Azıcık
tuz, azıcık biber, tüm hayatlara gerek.
Bir kitap okumuştum on yıl kadar önce. Evet, n'olmuş?
On yıl önce okudum son kitabımı. İtiraf ediyorum. ''24
saat/7 gün'' etrafında dizayn edilebilecek toplumlardan
bahsediliyordu kitapta. Çok ilgimi çekmişti. O vakitlerde
hem işe hem eve koşmaya çalışan ben, kuru temizleme-
cinin saat 22:00'de de açık olmasının elzem olduğunu
düşünen biriydim.
Konseptin yaratıcılığı değildi tabii ki ilgimi çeken. Ben
daha çok çamaşırlarımla ilgilenirim.
"24 saat toplumu" yine de ilginç bir konu tabii ki. Geceleri,
gündüzlerden fazla seven ben, yaratıcılığımın doruğuna
sabah saat 02:00'den sonra varıyorum. Hoş, enerjim de
yaklaşık o vakitlerde tükeniyor ya, neyse.
24 saat toplumu, "gece çalışması" ve "esnek saatler"
üzerine kurulan bir düzen. Vardiyalı çalışmanın yan
etkileri, sağlık ve güvenlik açısından sorun oluşturuyor,
diyorlar. Bunu bilemem.
Farklı ülkelerde, esnek çalışma saatleri konusunda farklı
tutumlar var, diyorlar bir de. Söyleyenlerin yalancısıyım.
Norveç'e hiç gitmedim. Karamsarmış Norveçliler bu ko-
nuda da. Az güneş gördükleri için zaten birçok konuda
karamsar onlar. Siz onları takmayın. Aynı soruyu bir de
güneşli bir vakitte sorun.
Avrupa ülkelerinde bile, eskiden olduğu gibi 23:00'te
uyku, 07:00'de iş başı yok, diyorlar bir de. Öğle yemeği de
farklı saatlerde yenir olmuş. Çok da şaşırmadık, değil mi?
Kadınların iş dünyasına daha çok katılması da iş saatleri
esnasında, ev ile ilgili iş yapmalarına neden oluyormuş.
Bu kötü oldu işte. Çaktırmadan kaçıyoruz sandıydım(!)
Demek patron, her şeyin farkında. Maaş artış zamanı,
umarım unutur bunu.
İnternet kullanımı ve internet üzerinden alışveriş de
talebi arttırdığından, bildiğimiz mesai saatleri dışında
tüketim oranı yüksek çıkıyormuş. Hmm… Demek alışve-
riş yaptıkları için, gecenin bir vakti ve onca saat ekran
başında bizim adamlar.
Şöyle uzun uzadıya, alışveriş yapıp ayaklarımıza kara sular
inene dek dolaşmayı seven biz kadınlar içinse en uygunu
internet alışverişi diyorlar. Dolaşmanın, elleyip dokunup
seçmenin keyfi yok; ama ürünü fonksiyonu için almak
yerine, alışverişin keyfine varmak için 24 saat az bile!
İşçi sendikalarını da yanına aldılar mı, sizin anlayacağınız,
az kalmış bu 24 saatlik topluma. Birkaç çeyrek saat işte!
Ben sevdim bu fikri. Nöbetçi eczane aramayacaksın
gecenin bir yarısı, haftasonları da kavganı rahat rahat
edebileceksin bankanla. Kocan gece çalışacak, sen gündüz.
Az dırdır. Çok mırmır.
Sosyal doku bozulur falan diyen de var ama. Ben an-
lamam o tip konulardan. Doku deyince aklıma Hereke
halısı gelir hep.
Uluslararası iş yapanlar için zor olur, diyorlar bir de.
Sanki şimdi saat farkları yokmuş gibi.
Yorgun, bitkin, ruhsuz, uykusuz, renksiz, tatsız, tuzsuz
işçilere de önceden hazırlanmış bir reçete var elbet.
Egzersiz yapmaları için ofislerde bisiklet, dolaplarda ise
enerji içecekleri de hazır bulunacak. Bir de sorgu-sual
yok. İstedikleri kadar mola. Ha bir de unutmadan, çöz-
müşler bütün sorunları, daha sorun tespiti yapmadan.
Bıkkın çalışanların, işlerin hafif olduğu zamanlarda kitap
okumalarına da izin verilecekmiş.
Siz kaç kitap okudunuz çalışırken? Peki ya, boş zama-
nınızda?
Peki madem, geçtiğimiz hafta okuduğunuz üç kitabın
ismini verin. Bir boş vaktinizde!..
Bozulan
çamaşır makinesinin
tamiri için 444’lü hatta
geçirdiğiniz zaman,
boş zamana mı girer;
yoksa, o zaten
vergiden düşer gibi
otomatik olarak
dolu zamanınızdan
düştüğünüz
zaman mıdır?
PROSUMER
GELİŞENÜRETENTÜKETİCİ KÜLTÜRÜ
Toffler’ın iddia ettiği haliyle üreten
tüketici üretime fiziksel olarak katılımcı
oluyordu, internet devriminin doğurduğu
diyalog kültürü, üreten tüketicinin
üretime fikrî katılımını sağlıyor.
İçinde bulunduğumuz dönemde pek
çok marka yeni geliştirecekleri ürün
ve hizmetleri tüketicileri ile beraber
onların fikrî katılımı ile oluşturmaya
çalışıyor.
esra tunalıgil
Üretentüketici