Page 8 - gennaration7.indd

Basic HTML Version

ocukluğum, kışları ılık ve yağışlı, kara hasret
Ege şehirlerinde geçti. Kar o kadar uzak, büyülü
ve ulaşılmazdı ki tek kanallı TRT ekranında,
program aralarında yayınlanan 10 dakikalık
kar manzaralarını Andersen masalları gibi
izlerdim. Hatta kış haberlerinin vazgeçilmezi olan, “Doğu’da
kardan yolları kapanan köyler” çocuk aklıma göre şanslı
insanların yaşadığı yerlerdi. Dünyanın keşmekeşinden,
dertlerinden, pisliğinden kopmuş; bembeyaz bir dünya.
Türkiye’de kış turizmi, oldum olası bir lüks, sosyetik bir
faaliyet olarak algılanır. Benim de kış ve dağla ilgili olarak
hafızama kazınan en eski görüntüler, fakir ama gururlu
genç kayak hocası Kadir İnanır’ın, zengin ve şımarık kız
Gülşen Bubikoğlu’yla maceralarından ibaret. Bu imge,
coğrafyasının yarıya yakını dağlarla kaplı, bir diğer yarısı
Akdeniz sahillerine uzanan ülkemi o kadar güzel tarif
ediyor ki...
Yoksulluk, yoksunluk ve yol’suzlukla boğuşan Doğu’da, kayak
yapmanın yolu, perde kornişleri ve nalınlardan doğaçlama
yöntemlerle üretilmiş kayaklardan geçiyormuş eskiden.
Bu çakma kayaklarla yeteneğini kanıtlayan çocukların
başına gelen en iyi şeyse, milli takıma seçilmek ve köyünün
dışındaki dünyaya ulaşabilmek olmuş. 50’li yıllarda kabu-
ğunu kırmaya başlayan Türkiye’de kış sporları Batı’dan
ithal edilirken, kayak “hocaları” da Doğu’dan geliyormuş.
Nedenini anlatmaya gerek var mı?
Son yirmi yılda Türkiye’de, ulusal gelir artıp lüks otomobiller,
konutlar yaygınlaşırken; büyüyen tüketim ekonomisinin
konforu toplumun her katmanında az çok hissedilmeye
başlandı. Gelir seviyesi ne olursa olsun, hemen herkes,
koşullarını zorlayıp bir tatil için sıcak denizlere inmeye
çalışıyor. Gel gör ki Türklerin kış turizmiyle arası hâlâ
pek bir “soğuk”. Bunun için pek çok neden sayılabiliriz.
Milletçe macerayı sevmememiz, fiziksel aktivite gerekti-
ren uğraşlardan kaçınmamız, alengirli ekipman ve teknik
bilgiyle aramızın olmaması... Kumsalda yayıla yayıla
uyuklamak varken...
Neyse ki makus talihimizi değiştiren, değiştirecek olduğunu
umduğum genç bir nüfusumuz var. Kaderine razı olmayan,
bulduğunu değil umduğunu yemeye çalışan bir gençlik...
Kalitesiz eğitim, işsizlik, gelir adaletsizliği gibi pek çok
sorunla boğuşmasına karşın, yaşam kalitesini arttırmak
içinmücadele eden insanlar... İnternet sayesinde tanıştıkları
her tür ilginç, eğlenceli, cazip, tuhaf ve hatta tehlikeli şeyi
bilmek, öğrenmek, denemek için can atıyorlar.
Snowboard da bunlardan biri. Annesinin, çoğu zaman
bunaltıcı olabilen koruma, kollama hevesine adeta bir
başkaldırı gibi, genç Türkler gittikçe daha çok uç sporlar
ve etkinliklere merak salıyor: dağ bisikleti, kay kay, dağ-
cılık, dalış vb. Tabii ki bunların bir kısmı maddi olanaklar
gerektiren ve özel eğitim olmadan yapılamayacak sporlar.
Ama uğraşan nüfus arttıkça, daha ulaşılır ve hesaplı bir
hale geliyorlar.
Son 10 yılda snowboard, dünyada hızla yaygınlaştı. Tabii
ki kış mevsiminin uzun sürdüğü, büyük nüfusun dağlara
daha kolay ulaşabildiği ülkelerde daha hızlı ve daha çok
rağbet gördü. Ayrıca bu dağlarda kurulu alt yapının da
buna etkisi var. Türkiye bu konuda dezavantajlı olmasına
karşın, internetin ve yabancı spor kanallarının etkisiyle
ülkemizde de snowboard’a karşı bir ilgi doğdu ve hızla
büyümeye başladı.
Ben de 6 yıldır uğraştığım snowboard sporunu, son 2 yıldır
ticari bir pencereden izlemeye başladım. Bazı markaların
Türkiye lansmanına ve satış etkinliğine katıldım. Türkiye’de
bugün çok az sektörde tanık olduğumuz, ama gün geçtikçe
yaygınlaşacak, ilham verici bir tüketici profiliyle tanıştım.
Snowboard her şeyden önce teknik bir ürün. Tüketicisinin,
üründen çok net performans beklentileri var. Ayrıca farklı
kullanım tarzlarına göre ürünün modeller bazında başarılı
bir uzmanlaşma göstermesi bekleniyor.
Aynı zamanda, çok az ürüne nasip olan yüksek bir duygusal
beklenti de söz konusu. Her şeyden önce marka tüketicinin
onayından geçmek zorunda. Tabii ki çok düşük fiyat stra-
tejisiyle bunu aşmaya çalışan markalar olabiliyor. Ama üst
ligde mücadele etmek isteyenler; gerçek bir özdeşleşme
kapasitesine, trend yaratma becerisine ve en önemlisi hızlı
ve derin uyumlanma yeteneğine sahip olmalı.
Bire bir yaşadığım satış deneyimlerinde, snowboard
tüketicisinin bu fiziksel ve duygusal beklentileri uzlaş-
tırmak için büyük bir çaba harcadığını izledim. Tüketici,
ulaşabildiği yerel ve uluslararası kaynaklardan, onaylanan
markaları içeren bir kısa liste oluşturuyor. Bu kaynakları;
sektörel dergiler, spor ve ekstrem spor TV kanalları, on-
line forumlar, bloglar ve Youtube gibi çeşitli dijital içerik
sağlayıcılar oluşturuyor.
“Üreten tüketici”lerin ortak davranışı olan reklamve benzeri
pazarlama iletişimine güvensizlik, snowboard’çularda somut
olarak izlenebiliyor. Buna karşın en değerli kaynak olarak
kişisel tanıklıklar görülüyor. Bunlara da online forumlar
ve bloglarla ulaşılıyor. Bu kaynaklarda da tanıklık eden
kişinin yetkinliği ve tarafsızlığı sorgulanıyor.
Snowboard’çu, bilgi aldığı kaynaktan hem ürünün marka
değerinin onayını, hem de performans becerisinin onayını
bekliyor. Performans vaadi ne olursa olsun, “çemberin
içine” giremeyen markalar çok zor kabul görüyor.
Bir snowboard markası yaratmayı zorlaştıran diğer
unsur da grafik tasarım unsuru. Şu anda beğenilen ve
onay gören grafik yaklaşımlar, bir sonraki sezon büyük
olasılıkla gözden düşüyor ve hızla demode oluyor. Bu
nedenle üreticiler, tüketicinin nabzını tutmak, hakkında
sürekli bilgi edinmenin ötesinde, bizzat tüketiciyle iç içe
yaşamak, onların bulunduğu yerlerde var olmak ve onlarla
sürekli iletişim içinde bulunmak zorunda.
Ama bu da yetmiyor, çünkü onlara beklediklerini, istedik-
lerini değil; ummadıklarını, hayal edemediklerini vererek
onları şaşırtmak ve peşinizden sürüklemek zorundasınız.
Bu nedenle neredeyse istisnasız bir şekilde başarılı
snowboard üreticileri, gençliğini snowboard takımlarında
kayarak geçirmiş profesyonel snowboard’çularla, genç ve
yaratıcı pazarlama uzmanlarının iş birliğinden doğuyor.
Bire bir anlamıyla snowboard sektörü, tüketicileri üreticiye
dönüştürüyor. Bu süreçten doğan markalara snowboard
jargonunda “çekirdek marka” deniyor. Çekirdek markalar,
kurumsal devlerin yarattığı markalara göre daha başka
bir tutkuyla sahipleniliyor.
Tüketicisiyle kurduğu bu yoğun ilişki açısından, snowboard
sektörü pek çok markaya ilham verebilecek, zamanının
önünde giden bir pazar. Gelecek yazılarda, bu dünyadan
başka enteresan örnekler verebileceğimi umuyorum.
Her insan bir tüketicidir, ve aynı zamanda bir üretici olmalıdır.
Kişi, yaradılışı gereği pahalıdır ve aynı zamanda zengin olması gerekir.
– Ralph Waldo Emerson
TÜKETİCİNİN ADINI KOYMAK(!): PROSUMER YA DA ÜRETEN TÜKETİCİ...
Bir snowboard sattım, hayatım değişti
MART
2011
genna mcg’nin
aylık yayınıdır
15
www.gennaratıon.com.tr
www.genna.com.tr
Tüketimvekimlikilişkisi
i�indeüretentüketiciolgusu
uğur batı
K
üçük bi r üre-
t iciyken 1981
y ı l ında küçük
bir üreticiyken
markasını tes-
cilleyen Saray Bisküvi ve
Gıda AŞ, 30’uncu yıl hede-
fini açıkladı: Bugün dünya
çapında 70 distribütöre
ve 200 milyon TL ciroya
ulaşan iş hacmiyle biskü-
vi, çikolata ve şekerleme
sektörünün 3’üncü büyük
markası olarak hizmet ve-
ren Saray, 2011’de yüzde
20 büyüme hedefliyor.
S a r a y P a z a r l a m a
Müdürü Samed Özdağ,
Türk iye’nin lokomot i f
f irmalarından biri olan
ma rka l a r ı n ı n, sadece
Türkiye’de değil, dünyanın
80 ülkesinde de raflarda
yer aldığını, insanların
yaşamlarına küçük mut-
luluklar, tatlar kattığını
bel irt iyor. Özdağ, “Her
ne kadar markamı z ı n
30’uncu yılını kutluyoruz
desek de kuruluşumuzun
temel ler i 1959 y ı l ında
at ı ldı ve topluluğumuz
52 y ı l l ı k bi r bi r i k imle
bugün Saray markasını
Türkiye’de sektörün en
büyük markalarında biri
olarak konumladı.” diyor.
Market dergisine mü-
lakat veren Özdağ, Saray
markasıyla bisküvi, çikola-
ta ve şekerleme sektöründe
Karaman ve Kırklareli’nde-
k i entegre tesisler inde
ve yurt dışındaki üretim
tesislerinde 400‘e yakın
Saray ürünü üretildiğini
ve her g ün dünyan ı n
farklı yerlerinde 5 milyon
Saray ürünü tüketildiğini
belirtiyor. Özdağ, büyüme
hedef ler ine i l işk in ise
“2011 de grup olarak yüzde
20 büyüme hedefliyoruz.”
diyor ve cirolar ının 50
milyon dolarını ihracatın
oluşturduğunu belirtiyor.
Büyüme
hedefi
%20
MARKA
SARAY GIDA
Yrd. Doç. Dr. Uğur Batı
Yeditepe Üniversitesi
Öğretim Üyesi
“B
irkaç sene ön-
ce Porsche,
sanki yeni bir
şarabın esk i
şişeye boşaltıl-
dığında tadının daha güzel
olacağını göstermek ister
gibi, temel şöhret sebebi,
James Dean’in ölümüne
yol açan kazada kullandığı
otomobi l olan 50’ ler in
Speedster modelini tekrar
piyasaya sürdü. Buradaki
çarpıcılık, geçmişin ‘en son
moda’ olarak sunulması
değil; Speedster’ın yani
günümüz kuşağı merak-
l ı lar ının para vererek
alacak lar ı bu arabanın
otantikl iğinin, ölümcül
bir kaza taraf ından ka-
nıtlanmış olmasıydı. –Bu,
üreten-tüketicinin kendi
zihninde yarattığı büyük
bir anlamdır.-”
“Fransı z entelektüel
Gi lbert Adair’den post-
moderni zmin kültürel
utançsızlığı için...” (Adair,
1993: 31).
David Fincher’ın sıradışı
ve metaforik filmi “Dövüş
Kulübü”, tüketim baskısı
alt ında yabancı laşmış,
uzak laşmı ş, yorulmuş
bir toplumun bireylerini
anlat ıyor. Markalandı-
rılmış bir dünyada kredi
kartlarıyla, teknolojinin
baskısıyla, odak noktası
tüketim olan bir yaşamın
söz konusu olduğu toplum-
sal kaos projesidir, Dövüş
Kulübü. Tüketim baskısı
altında ezilmiş olan filmin
anlatanı Jack’in (Edward
Norton) alter egosu olan
Tyler Durden’un aşağıdaki
repliği tüketim toplumu
eleştirisinin en çarpıcı
örneklerindendir:
“Yin-yang şek l indek i
bir kahve masası gibi; ona
sahip olmalıyım. Klipske
kişisel daire, Hovetrekke
ev egzersiz bisikleti, veya
Johannshamn kanepesi,
yeşil kumaş desenli.Hat-
ta Ri zlampa lambalar ı
tamamen çevre dostu.
Katalogları çevirip merak
ederim: Ne tür bir yemek
takımı beni bir birey olarak
tanımlar?
Hepsine sahibim. Hatta
cam tabaklar, küçük ba-
loncukla ve kusurlarıyla.
Bunlar basitliğin kanıtı,
fazla ve ucuz çalışan yerli-
ler tarafından yapılmış...”
Film, insanların tüketim
kül türünde nesnelere
atfettiği önem ve tüketim
nesneler i a rac ı l ı ğ ı y l a
kendilerini ve dünyalarını
nasıl kurduklarına ilişkin
a legor i k an l at ıml a r l a
dolu. Filmin ana teması,
bugün dünyanın büyük
bir bölümünde malların,
hizmetlerin, nesnelerin
çoğa lmas ı i le bi rl i k te
bol luğun ve tüket imin
hegemonyasının yaşandığı
varsayımına dayanıyor. Bu,
sosyal kuram için önemli
bir varsayımdır. Metaların
bol luğunda, tüket imin
yalnızca ihtiyaçlara veya
malların işlevlerine bağlı
olduğunu söylemek müm-
kün deği ldir. İhtiyaçlar
hiyerarşisi dışındaki bu
durumda, önemli olan tü-
ketimmallarının semboller
olarak sat ı lması, kendi
gerçekl iklerini oluştur-
ması durumudur. Bunu
gerçek leşt i ren, anlam
üreticisinin kendisi olan
tüketicidir. Bu süreçte,
ürünlere ait göstergeler/
sembol ler, tüketici lerin
katılımı ile çoğu zaman
tüketicinin gereksinimleri
ile hiç ilgisi bulunmayan
bir göstergeler/semboller
a lanına dönüşmüştür.
Tüketici, üretici durumuna
gelmiştir ya da AlvinToffler
tanımıyla “üreten tüke-
tici-prosumer” olmuştur
(Toffler, 1980).
Üreten tüket ici ve
“üretim ile tüketimin
yer değişimi”
Kaliforniya’da bir firma,
görünürde araba telefon-
larına ayırt edilemeyecek
derecede benzeyen ama
h içb i r i şe ya ramayan
aletler üretmekte, böyle
öneml i bir simgeyi elde
etmek için yanıp tutuşan
bir toplum kesimine bu
ürünleri satmaktadır. In-
ternational HeraldTribune
gazetesine göre, kişisel imaj
danışmanları, New York’ta
büyük işletmeler haline
gelmiştir; kent halkından
yılda 1milyon insan, Image
Assemblers (İmaj Mon-
tajcıları), Image Builders
(İmaj Kurucuları), Image
Crafters (Imaj Zanaatkar-
ları) ya da Image Creators
(İmaj Yaratanlar) gibi adlar
taşıyan firmaların kursla-
rına kaydolmaktadır. Bir
imaj danışmanı bu konuda
şöyle diyor: “Günümüzde
insanlar, hakk ınızdak i
kararları saniyenin onda
biri kadar kısa bir süre
içinde veriyorlar. Bu sü-
reyi değerlendirin.” Bir
başkasının sloganı ise şu:
‘Başarana kadar
alda-
tın’ (Harvey,
1999: 322).
Modern
dönemözelinde
üretim, değer yaratıcı
ol a r a k gör ü l end i r.
Bu dönemde bütün
ilgi üretim faaliyetleri,
üretim biçimi, üretimde
ça l ı şanlar ın rolü, vb.
üretimle ilgili etkinlik-
lere kaymıştır. Modern
dönemle alakalı olarak
Marx, kapital izmi hep
“devrimci bir üretim
tarzı” olarak görür-
dü. Kapitalizmin
yapısında mey-
d a na g e l en
değişim-
ler, sa-
dece
üretim
i l işk i ler inin düzenlen-
mesiyle kalmay ıp, üre-
t im-tüket im ekseninin
giderek birbirinden ayrılıp,
dengenin tüketim lehine
işlemesini sağlıyor. Tüke-
timci yaklaşımın metalaş-
ması ile sahip olmanın ana
değer olduğu söz konusu
yaklaşımda, insanın prak-
sisi -insanın ihtiyaçlarının
yabancılaşmamış bir ken-
diliğinden eylemlilikle kar-
şılanması- olarak üretim,
düşünülebil ir bir eylem
olmaktan çıkmaktadı r
(Wernick, 1996: 64). Yi-
ne bu paralelde, Ritzer,
tüket im kültürler inde
üretimden ziyade tüke-
timle tanımlanabileceğini
belirtirken, Eva Illouz’dan
“Ekonominin kültüre, kül-
türün de geçici ve atılabilir
tüketimmalları dünyasına
dönüştürüldüğü bir dünya-
ya şahit oluyoruz.”
al ınt ısını yapar
(2000: 100).
T ü k e t e n b i -
rey nası l üre-
ten oldu? Neyi
üretiyor?
Hayal güçle-
rimizi
zorla-
yan tüke-
tim sarma-
lındaki sanal
dünya, kocaman
bir gerçekliktir; illüz-
yonun ta kendisidir, ince-
likli bir hiledir. Bugünün
şüpheli gerçeğidir, artık
düşsel bir evren değildir.
Alabildiğine ideolojiktir;
gerçek, sahtesinin ardına
saklanmıştır, parçalanmış-
tır. Çinlilerin beddua ede-
cekleri kişiye söyledikleri
“Umarım ilginç bir çağda
yaşarsın.” deyimi, bu yüz-
yılı kastediyor olmalıdır.
Mutlak gerçeğin sahteye
dönüştüğü, yerine geçtiği
imgenin protezi ve hatta
sureti olduğu bir tüketim
çağı...
“Prosumer (üreten tü-
ketici)” ifadesi, producer
(üret ici) ve consumer
(tüketici) kelimelerinin
birleştirilmesinden türe-
tilmiş olup, yeni tür bir
pazarda, yeni tür rekabet
koşullarında, yeni tür bir
teknoloji deneyimiyle teşkil
olmuş, yeni bir tüketici
tipini işaret eder. Bu tür
bir tüketici, sembolleri ve
imajları hem tüketen hem
de üreten durum-
daki aktif bir tüketici özel-
liği taşır (Odabaşı, 2004:
74). Bu yeni dönemde
tüketimcilik bağlamında,
bir önceki dönemden en
önemli farklılık, tüketim
ve tüketicinin konumu
konusundadır. Daha ön-
celeri tüketici, tüketim
nesnelerini kontrol eden
özne konumundadır. Bu-
gün ise, sonsuz pazarlama
imajlarıyla tüketici, tüke-
tilen konumdadır. Üstelik
tüketim bunu tüketici ara-
cılığıyla yapar; onun için
onun aracılığıyla üretilen
imaj ve çağrışımlarla…
Üreten-tüketici birey,
bugün pazarlama imajları
etk isiyle, kendini özne
olmaktan ziyade, nesneleş-
meninparçası olarak bulur.
Günümüz koşullarında,
her daim farklılıklar içinde
olan özne, metalaşmanın
ve tüketimcil iğin etkisi
altında nesneden ayrılmaz
olmuş;
bu durum,
etkisini
promosyon
farklılık-
lar ı olarak
göstermiştir.
O zaman
ürünle-
rin/hiz-
metlerin,
yani marka-
ların anlamı
ve onl a rl a
kulla-
nıcıları
arasındaki
i l işki, özne-
nin hareket-
lerinde artık
belirleyici
durumdadır.
Tüketi-
ciler markaları, kişiliğe
sahip nesneler ol arak
görür ve marka tercihleri,
insanların kimolduklarıyla
veya olmak i stedi k ler i
kişiyle ilgili duyarlılıkla-
rını yansıtır. Bu noktada,
özellikle yaşam tarzlarıyla
ilişkili olarak, insanların
kendi kişiliklerine benzer
marka kişilikleri taşıyan
ürünler tercih edip etme-
diğiyle ilgili önemli sorular
vardır. Soloman, pek çok
araştırmanın bunu des-
tekler nitelikte olduğunu
söylüyor (2004: 63). Buna
göre, Pontiacmarka otomo-
bil kullananlar kendilerini
daha hareketli ve gösterişli
bulurken, Vol kswagen
kullananlar dahamütevazı
olarak görülüyor. Bu gibi
bir takım araştırmalar da
tüketiciler ile onların en
çok tercih ettiği malların,
birbiriyle örtüştüğünü gös-
teriyor. Üretici-tüketicinin
zorlamalarının, pazardaki
üretim tercihleri ve pazar
koşulları konusunda nasıl
bel i rley ici olabi ldiğ ini
ortaya koyuyor.
Tüketiciler için bir şey
ifade etmek zorunda olan
gösterge, yine tüketicilerin
aktif ‘iş birliği’ sayesinde
anlam kazanmış olur. Bir
başka ifadeyle, tüketicilerin
aktif katı l ımıyla, yani
onların göstergeyi anlam-
landırmasıyla alıcının
alanına girilmiş ve ‘anlam
akışı’ başlatı lmıştır. Bu
süreçte alıcı artık anlam
yaratıcı konumunda, yani
anlamı üreten konu-
munadır. Bu süreçte,
reklam etkinlikleri
i l k o l a r a k b i r
ürünün
anla-
mını
yaratır;
daha sonra ‘tüke-
ticiyi yaratır’. Son olarak,
reklamlar aracılığıyla ‘tü-
keticilerin kendisini yara-
tır’ (Williamson, 2000: 42).
Reklam sürecinin başarılı
biçimde ilerleyebilmesi için
bu süreç, tüketim ideolojisi
tarafından ‘saydamlaştı-
rılmış’ durumdadır. Öyle
ki, tüketici, anlam olu-
şumundaki bir basamak,
hatta asl i faktörlerden
olduğunu fark etmez bile.
Bitirirken…
Üreten tüketici olgusu,
tüketim ve kimlik ilişkisi
içinde sorgulanmal ıdır.
Güven, temsiliyet, aidiyet
peşindeki birey, parçalan-
mış benl iğ ini ortak bir
odaklanmayla gidermeye
çal ışır. Bu g iderme ça-
basının önemli bir aracı
bireyin istediği “tüketim
koşullarını” oluşturmaya
çalışmasıdır. Bu da bireyi
üretici konumuna taşır.
Üreten tüketici, özellikle
kendi k iml iğ ini temsi l
ettiğini düşündüğü yüksek
katılımlı ürünlerin anlam-
larının oluşumunda, ürün
ya da hizmetlerin gelişi-
minde aktifmüdahalecidir.
Tüket ici öngörüsünün
günümüzde pazarlama
iletişiminin temelini oluş-
turduğunu düşünürsek,
bu müdahale markalar
tarafından memnuniyetle
karşılanmaktadır. Bu, tü-
ketici isteklerine duyarlı,
hızl ı ve k ısa vadel i bi r
üretimbiçimini ifade eder.
Kişiselleştirilmiş üretimler,
marka toplulukları, yüksek
sadakat ürünleri de hep
bu çabalarla i l işk i l idir.
Farklı mikro pazarlara ve
nişlere yapılan vurgular
da bu durumla a laka-
l ıdı r. Tüket ici kendini
farklılaştırmak istiyorsa
kişiselleştirmiş ürünler;
etkileşimli, sürekli ve yakın
ilişki esastır. Sonuçta pazar
artık kolay tanımlanabilir,
sabit ve homojen değildir.
Bu noktada en önemli al-
ternatif, tamamen kişisel
yaklaşımların oluşturduğu
bir anlayıştır. Farklı marka
değerleriyle farklı kişisel
imajları yansıtan tüketim
biçimi, kişiselleştirilmiş
ürünlerle -k işiye özgü-
üretimanlayışını örnekler.
Bu, üreten-tüketici bireyin
çabasının sonucudur. Bu-
nun sonucunda, esnek tek-
noloji birikimiyle birlikte,
artık üretim farklı mikro
paza r l a r düşünü lerek
gerçekleştirilebilmekte,
anında ve hızlı üretimin
de yolu açılmış olmaktadır.
Kaynaklar
Adair, Gilbert (1993).
Postmodernci Kapıyı İki kere
Çalar. Çev., Nazım Dikbaş,
İstanbul: İletişim Yayınları.
Baudrillard, Jean (2004).
Tüketim Toplumu. Çev.,
Hazal Deliçaylı ve Ferda
Keskin, İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
Belk, R.W. (1988). Pos-
sessions on the Extended
Self, Journal of Consumer
Research, 15, 139-168.
Harvey, David (1999).
Postmodernliğin Durumu.
Çev., Sungur Savran, 2.bs.,
İstanbul: Metis Yayınları.
Ritzer, George (2000).
Büyüsü Bozulmuş Dünyayı
Büyülemek. Çev., Şen Süer
Kaya. İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
Sol omon, M., (2004).
Tüketici Krallığının Fethi
“Markalar Diyarında Pa-
zarlama Stratejileri.” Çev.,
Selin Çetinkaya, İstanbul:
Media Cat.
Toffler, A. (1980).The Third
Wave. New York: Morrow.
Wernick, Andrew (1996).
Promosyon Kültürü: “Rek-
lam, İdeoloji ve Sembolik
Anlatım.” Çev., O. Ahınhay,
Ankara: Bilim ve Sanat
Yayınları.
Snowboard’çu, bilgi
aldığı kaynaktan hem
ürünün marka değerinin
onayını, hem de
performans becerisinin
onayını bekliyor.
Performans vaadi ne
olursa olsun, “çemberin
içine” giremeyen
markalar çok zor kabul
görüyor.
kağan özmeriç