Page 4 - GENNARATION - SAYI 16

Basic HTML Version

NİSAN 2011
İ
nsanlar neden öykü-
lerden hoşlanır? Öy-
külerin ikna edici gü-
cü nereden geliyor?
Biz, iyiyi ve kötüyü
annemizin babamızın an-
lattığı masallardan öğren-
dik. Bu masallar bize dün-
yanın nasıl bir yer olduğu-
nu, kahramanları ve hain-
leri, doğruları ve yanlışla-
rı öğretti. Fakirliği ve zen-
ginliği de öykülerde tanı-
dık. Öyküler bize her insa-
nın zor durumlarla karşıla-
şabileceğini, gücünün tü-
kenebileceğini, parasız ya
da güçsüz kalabileceğini
öğretti. Ama en önemlisi,
öyküler bize çaresizlik di-
ye bir şey olmadığını; içi-
mizdeki kahramanı çıka-
racak gücün kendi elimiz-
de olduğunu öğretti. Biz,
insanın kimsesiz ve para-
sız kalabileceğini; ama as-
la umutsuz kalmayacağını
masallardan öğrendik. Zor-
luklarla karşılaştığımız her
durumda içimizdeki umu-
du, masallar sayesinde ko-
ruduk. En zorda kaldığımız
anlarda bile masal dünya-
sındaki kahramanlar bize
ilham verdiler, onlardan
güç aldık.
Bizler için öykülerdek i
kahramanlarla özdeşleş-
mek kendi gerçekliğimiz-
le yüzleşmekten çok daha
kolaydır. Öykülerde anlatı-
lanlardan “hisse” çıkarmak
(ders almak), kendi hata-
larımızdan ders almaktan
çok daha kolaydır.
Öykü, zihnimizin duvarla-
rına takılmadan, doğrudan
bilinçaltımıza ulaşır ve bizi
ikna eder. Bilincimiz man-
tıklı, sorgulayıcı, dirençli,
kritik eden bir yapıya sahip-
tir. Bilinçaltımız ise değer-
lerimizi, inançlarımızı de-
polar; ama akıl yürütmez.
Hayal, gerçek ayrımı yap-
madan her şeyi gerçek gi-
bi algılayarak hareket eder.
Bu sebeple bilinç dışına bir
kez yerleşen bilgiler hayat
boyu bizi etkileyen, davra-
nışlarımıza yön veren esas-
lar haline gelir.
Aynı temaya sahip öyküler,
farklı kültürlerden fark-
lı insanlarda benzer duy-
gular uyandırabilir mi?
Bize, annemizin babamı-
zın anlattığı öyküler sade-
ce doğduğumuz coğrafyaya
özgü öyküler değildir. Ro-
bin Hood ile Köroğlu köke-
ninde aynı öyküdür. Tıpkı
Kerem ile Aslı’nın, Romeo
ve Juliet’le aynı olması gi-
bi. Budizm hikâyeleri ile
Sufi hikâyeleri, Kızılderi-
lilerin öyküleriyle Yörük-
lerin öyküleri benzer kök-
lerden çıkmışlardır. Öykü-
ler evrenseldir, insanlığın
ortak bilinçaltını yansıtır.
Pulitzer ödüllü yazar Willa
Cather “Aslına bakarsanız
insana ait sadece birkaç de-
ğişik öykü vardır ve bu öy-
küler çağlar boyunca san-
ki daha önce hiç anlatıl-
mamış gibi tekrar tekrar
anlatılır.” der.
Gerçekten de öyledir. An-
tik dönemmitolojilerinden
Hollywood’a kadar, bütün
öyküler belli başlı birkaç
türden oluşur. En karan-
lık çağlardan bugüne ka-
dar gelmiş geçmiş tümkül-
türler hep benzer öyküle-
ri anlatır.
En modern ofislerden en
“maço kahvehanelere” ka-
dar her yerde, hepimiz ay-
nı öykülerle heyecanlanır,
umutlanır, öfkeleniriz. Öy-
külerden anlam çıkarır, il-
ham alırız. Bu öyküler bizi
birbirimize bağlar.
Dünyanın her yerinde öy-
külerinortak özellikleri var-
dır. Bir Aborjin veya Yörük
köyünde ya da New York’ta
bir gökdelende anlatılan öy-
küler, şaşırtıcı derecede bir-
birine benzer. Kültür ve dil
farklılığı bile bu benzerliği
ortadan kaldıramaz.
Etkili/insanların kalp-
lerine ve zihinlerine do-
kunan öyküler yazmanın
formülü var mıdır?
Aslında her durumda an-
latılacak bir öykü vardır.
Öykülerin birçoğu da he-
pimizin ortak bilinçaltın-
da kazılıdır.
Bi lgel ik hikâyeleri, ger-
çek hayatta karşılaştığı-
mız anekdotlar, tanınmış
ya da tanınmamış insan-
ların hayat hikâyeleri, Sufi
hikâyeleri, mitolojik öykü-
ler, belki Nasreddin Hoca
belki Ezop hikâyeleri… İs-
terOrtaÇağ’da kaleme alın-
mış, Şehrazad’ınhükümdar
kocası Şehriyar’a anlattığı
hikâyelerden oluşan Binbir
GeceMasalları’ndanbirma-
sal ister Homeros’un İlia-
da ve Odysseia destanın-
dan bir öykü… Ya da ken-
di hayal gücünüzün ürünü
olan, ister her günkü dene-
yimlerimizin arkasında ya-
tan, ister hayata bakışını-
zı ve temel değerlerimizi
yansıtan öyküler olsun…
O kadar güzel öyküler var
ki her biri, ayrı bir duru-
ma uygundur.
Yaradılış hikâyeleri hemen
her din ve kültürde bize ne-
reden geldiğimizi anlatır.
Dönüşümhikâyeleri, sade-
ce kurbağa olan prenslerin
hikâyeleri değildir; onlar bi-
ze insanın değişebileceği-
ni, olgunlaşabileceğini an-
latır. Ya da başka bir oku-
mayla, hemen dış görünüşe
kapılıp yanılmamayı, kur-
bağaların içinde bir prensin
gizli olabileceğini yine öy-
külerden öğreniriz.
Mitolojik öyküler hırs, şeh-
vet, kıskançlık, kurnazlık,
gururüzerinedir. Bütünmi-
tolojilerde, insanı insan ya-
pan bütün duygular, tan-
rılar üzerinden anlatılır.
Halk hikâyeleri, bir toplu-
mun değerlerini, inançla-
rını, korkularını ve umut-
larını anlatır. Bu hikâyeler
bize ilhamverir; bir yandan
toplumu ve insanları eleş-
tirirken diğer yandan din-
leyene daha iyi bir dünya-
nın yollarını gösterir.
liderin kendi görüşünü be-
nimsetmesinin en etkin yo-
lu, fikirlerini öykülerle an-
latmasıdır.
Hermarkanın öykü anlat-
maya ihtiyacı var mıdır?
Öyküsü olan markalar, tü-
keticilerin zihninde daha
iyi bir yer edinmeyi başa-
rıyor. Hikâyeler markanın
inandırıcılığını arttırıyor.
Markanın bir arketipi sa-
hiplenmesi ve kendini bu
ve değerlerini sadece man-
tıklı önermelerle, power po-
int sunumlarla anlatma-
sı, bir babanın oğluna na-
sihat etmesi gibidir. Nasi-
hat ne kadar etkiliyse viz-
yon ve misyonu şirket du-
varlarına asmak da ancak
o kadar etkilidir.
Elbette her şirketin vizyon,
misyon ve değerleri olma-
sı gerekir. Bunlar bir şirke-
te yön gösteren kılavuzlar-
dır. Ama çalışanların bun-
ları sahiplenmesi ancak öy-
külerle mümkün olur. Bir
oluşmasında çok kullanıl-
mıştır. Kurucuları Allen ve
Gates “her ev ve masada
bir bilgisayar” misyonunu
üstlenirken aslında kendi
hayallerini anlatıyorlardı.
Sakıp Sabancı hepimizin
tanıdığı müthiş öykü an-
latıcılardan birisiydi. Her
zaman pamuk işçisi Ha-
cı Ömer’in oğlu olmakla
iftihar eder, babasının iş
bulmak için Adana’ya yü-
rüyerek dokuz günde git-
mesini her fırsatta anlatır-
dı. Kendine has üslubuyla,
her konuda anlatacak bir
öyküsü olurdu. Sakıp Bey
anlattığı öykülerle coşku-
sunu aktarır, dinleyenle-
re ilham verirdi. Onu din-
lediğimiz zaman anlattığı
öyküde kendimizi bulur ve
“ben de yapabilirim” hissi-
ne kapılırdık. Bugün Sa-
bancı markasının özünde
de bu öykülerde anlatılan
“ben de yapabilirim” anla-
mı vardır.
Sakıp Bey’in bu kadar se-
vilen bir insan olmasının
belki de en önemli nedeni,
kendisini gizlemeden güç-
lü ve zayıf taraf larıyla or-
taya koyan iyi bir öykü an-
latıcısı olmasıydı.
Obama’nın “BabamdanHa-
yaller” kitabında anlattığı,
babasının NewYork’ta bir
araba kazası sonucu öldü-
ğünü öğrendiğinde başla-
dığını söylediği kişisel yol-
culuğu, birçok insan için il-
ham ve umut kaynağı oldu.
Obama sadece bu kitabın-
da değil neredeyse tüm ko-
nuşmalarında öykü anlat-
ma tekniğine başvurdu ve
"Ben Kenya’dan gelen siyah
bir adamlaKansas’tangelen
beyaz bir kadının oğluyum.
Ben 2. Dünya Savaşı’nda
General Patton’ın ordusu-
na hizmet etmiş ve Büyük
Bunalım’dan çıkmış bir de-
de ile o uzaklardayken bom-
ba yapımında çalışmış bir
anneanne tarafından bü-
yütüldüm. Amerika’nın en
iyi okullarında okudum ve
dünyanın en yoksul halkı
arasında yaşadım. Damar-
larında kölelerin ve köle sa-
hiplerininkanını taşıyanbir
siyah Amerikalı kadınla ev-
liyim. Bu kan, bizimdeğerli
kızlarımıza bırakacağımız
mirasımızdır." diye anlata-
rak sadece Amerika’da de-
ğil dünyada da milyarlarca
insanı etkileyerek Ameri-
kan seçimlerini kazandı.
Markalar kendilerini bir
öykü içerisinde konum-
landırırken nelere dik-
kat etmeli?
Bugünlerde televizyon ve si-
nemalarda gördüğüm Adi-
das reklamları, birbirinden
çok farklı birçok atlet, bas-
ketbolcu, tenisçi, futbolcu-
ları anlatıyor. Bize kendi
ürünlerini değil, o ürünle-
ri kullanan ünlüleri anla-
tıyor. Reklamlarda hiç söz
yok; ama sadece arka arka-
ya gelen görüntülerden biz
hepsinin ortak özellikleri-
nin “mücadele” etmek oldu-
ğunu, bunların her birinin
bir “kahraman” olduğunu
anlıyoruz. Bu reklam, bir
öyküyü sözsüz anlatmanın
güzel örneğidir.
Genel olarak öykü anlatır-
ken hangi kurallara uyu-
yorsak, marka konusunda
da aynı kurallara uymak
zorundayız.
Bir marka, hikâyesinin
kalıcı olmasını sağlamak
için ne yapmalı?
Marka, sahiplendiği anla-
mın dışına çıkmadan ileti-
şim yapmaya devam eder-
se kalıcı olma şansını ya-
kalar. Sürekli konsept, sü-
rekli kavram ve yol değiş-
tiren markalar kalıcı ola-
mazlar. Arketip kullanmak
markanın kalıcı olmasına
çok yardım eder.
Pearson veMark’ın 12 ar-
ketipinden bahsediyor-
sunuz. Bunlara ekleye-
ceğiniz bir arketip olur
muydu?
Carol S. Pearson ve Marga-
ret Mark, Jung’un çalışma-
larına dayanarak, birmarka
yaratma ve iletişim modeli
oluşturdular. Sayısı yetmiş
kadar olan arketipleri bu ya-
zarlar on iki ana arketipe
indirgediler ve bu modelin
bütün markalar için kul-
lanılabileceğini önerdiler.
Pearson ve Mark’ın 12 ar-
ketipi zaten bir indirgeme
çalışmasıdır. Dolayısıyla
çok fazla sayıda ilave yapı-
labilir. Bir marka için çalı-
şırken ben kişisel gelişim
alanında çalışan Caroline
Myss’in arketip listesine de
mutlaka bakıyorum. Çok zi-
hin açıcı oluyor.
Arketiplere markalardan
örnek verebilir misiniz?
• Yardımsever – Florence
Nightingale
• Sıradan İnsan – LCW
• Aşık – Magnum (Tutku-
lu bir aşık olduğunu kabul
ediyorum.)
• Palyaço – Walt Disney
• Sihirbaz – Knorr , Maggi
• Asi – Harley Davidson
•Kahraman –Nike, Adidas
• Kaşif – Discovery Chan-
nel, Starbucks
• Bilge – Harvard, CNN
• Masum – Sütaş
• Yaratıcı – Lego
• Hükümdar – İş Banka-
sı, IBM
Öyküsü olan marklar,
tüketicilerin zihninde
daha iyi bir yer
edinmeyi başarıyor.
Hikâyeler markanın
inandırıcılığını
arttırıyor. Marka,
sahiplendiği anlamın
dışına çıkmadan iletişim
yapmaya devam ederse
kalıcı olma şansını
yakalar.
En modern
ofislerden en “maço
kahvehanelere” kadar
her yerde, hepimiz aynı
öykülerle heyecanlanır,
umutlanır, öfkeleniriz.
Bir Aborjin veya Yörük
köyünde ya da New
York’ta bir gökdelende
anlatılan öyküler,
şaşırtıcı derecede
birbirine benzer.
MARKA, YÖNETİM VE STRATEJİ DANIŞMANI
TEMEL AKSOY:
Hikâye,markanın
inandırıcılığınıarttırır
1956’da İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve liseyi, Galatasaray
Lisesi’nde yatılı okudu. Önce Grenoble, daha sonra Paris Nan-
terre Üniversitesi’nde ekonomi okudu. 1980 yılında İstanbul’a
döndü ve İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü’nde Gülten
Kazgan’ın asistanı oldu. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi
İdari Bilimler Fakültesinde ekonomi masterı yaptı. 1984 yı-
lında, o zamanların en önemli araştırma şirketi PİAR’da araş-
tırmacı olarak işe başladı. Üç sene sonra, PİAR’ın genel mü-
dürü ve ortağı oldu. PİAR’da on yıl çalıştıktan sonra, 1994’te
PİAR’dan ayrılarak kendi araştırma şirketi REMARK’ı (Rese-
arch for Marketing) kurdu. 2005 yılında, REMARK’ı büyük
bir araştırma zinciri olan Synovate’e sattı ve Synovate’i yö-
netmeye devam etti. Pazarlama araştırması mesleğinde sa-
yısız araştırma yaptı, yönetti. Türkiye Araştırmacılar Derne-
ği Başkanlığı yaptı (2008-2010). 2010 yılı başında Synovate
yönetiminden ayrıldı. Şu sıralar kendi danışmanlık şirketin-
de (Fikirhane) Türkiye’nin bazı büyük şirketlerine strateji ve
marka danışmanlığı yapıyor ve “Temel Aksoy blog” sayfasın-
da Marka, Yönetim ve Strateji konularında yazılar yazıyor.
TEMEL AKSOY KİMDİR?
Y
ıllar önceydi. Ortaokula gidiyordum. Yani
90’ların ortasına doğru… O zaman kiloyla
şeker satan dükkanlar moda olmuş, man-
tar gibi her köşebaşına bir tane açılmıştı.
“Çook şeker”, “Hoooş şeker”, “Komik şe-
ker” gibi adlarla… Ben de her gün okul çıkışı bunlardan
birinin önünden geçerdim. Adeta dadanmıştım o dük-
kana. Haftada en az bir kere gidip kendime 200-300
gram şeker alıyordum. O raflardaki çeşit çeşit çikola-
taları ve şekerleri görünce gözüm dönüyordu.
Bu şekerlemelerle, o dükkanların ortaya çıkmasından
birkaç sene önce bir sinemada tanışmıştım aslında. Fa-
kat, bunun sadece bir sinema geleneği olduğunu düşü-
nürdüm. Filme girmeden önce birazcık şekerleme alır
ve film boyunca yerdiniz. Benim gibi çocuksanız… Ye-
tişkinseniz patlamış mısır…
Her neyse… Bu karışık “çoook” şekerlerden en sevdi-
ğim, yumuşak olanlardı. Çünkü o zamanlar piyasada
sadece iki çeşit yumuşak şeker satılıyordu. Biri ayıcık-
lı, diğeri kolalı... Oysa, o dükkanda yumuşak şekerden
dişler; şeker kaplamalı, meyve aromalı çeşitler; solu-
canlar, sevimli hayvancıklar ve daha neler neler bul-
mak mümkündü.
Bir ramazan bayramında annemin memleketi olan
Osmaniye’ye gidecektik. O zaman henüz il bile olma-
mıştı Osmaniye. Mahrumiyet bölgesiydi. Sokaktan sa-
dece motosikletlerin ve at arabalarının geçtiği; bak-
kalın, kepenkle örtülen ve çuvalla erzak satılan yerler
olduğu zamanlar… Bırakın yumuşak şekeri, ulusal pa-
zarda yaygın olarak satılan ve televizyonda reklamla-
rını gördüğünüz şeker markalarıyla bile tanışmamış-
tı 80. ilimiz. Ben de çocuklar farklı bi’şeyler yesinler,
benim keyif aldığım o yumuşak şekerlerin tadına on-
lar da varsınlar, diyerek bayram seyahatine giderken
yarım kilo elmalı solucan aldım.
Annem bavula, sadece eve gelen misafire ikram edil-
mek üzere aldığı paket paket çikolataları yerleştiri-
yordu. Elimdeki paketi görünce “O ne?” diye sordu.
Ben de söyledim: “Osmaniye’de kapıya gelen çocuk-
lara hep kötü şekerler veriyorsunuz. Kim bilir, hangi
bayramdan kalma. Zavallı
çocuklar biraz da eğlenceli
bi’şeyler yesin diye jel so-
lucan aldım.” Annem be-
nimle dalga geçti. “Kızım,
Osmaniye’deki çocuklar ne
anlasın öyle asortik şeyler-
den? Onlar pazardan kiloy-
la alınan kötü şekerlerin
kapıda ikram edilmesine
alışmış. Avuç avuç alıp gi-
derler. Böyle jelibon meli-
bon bilmezler. Sen onu ku-
zenlerinle ye.” dedi bana.
Çok bozulmuştum ama yi-
ne de eylemimden vazgeçemezdim.
Derken, Osmaniye’ye gittik; bayram sabahı oldu; ço-
cuklar kapıya dayandı; bizimkiler kapıyı açmak üze-
re yeltendi; herkesi dirsek darbesiyle ittirip ben aç-
tım kapıyı. Çocuklar gelmişti. Bayramlaştık ve ben
onlara büyük bir gururla taaa Ankara’dan getirdiğim
müthiş eğlenceli ve yeni şekerlemelerden ikram ettim.
Çocukların yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Bir bana
bakıyorlar bir şekere. Bir bana bakıyorlar bir de ar-
kama. Acaba birileri gelip şeker ikram edecek mi, di-
ye. Ben de bir çocuklara bakıyorum bir de şekerlere...
“Niye almıyorsunuz? Bunlar çok güzel şekerler, bura-
larda bulamazsınız.” diyorum. Her kapıdan avuçla şe-
ker alan çocuklar hayal kırıklığına uğramış vaziyette
sadece birer tane solucan şekeri tiksintiyle alıp gidi-
yorlar. Belki de kapıdan çıkıp gözden kaybolunca ye-
re attılar, bilmiyorum.
Ve tabii, ilk birkaç denememin bu şekilde sonlanma-
sından sonra kapıya koşmaktan ve çocukları mem-
nun edememekten yorulunca teyzeler, “Yeğenim sen
kendini yorma. Biz bu kötü şekerleri boşuna mı aldık?
Buranın çocukları yemez öyle alengirli şeyler.” deyip
benim şeker paketinin ağzını bağladılar ve bana iade
ettiler. İşin kötüsü, kuzenler de sevmedi bu solucan-
lı şekeri. Ve o koca paket, içinden sadece birkaç tane
şeker alınmış olarak Ankara’ya döndü. Benim onu ye-
mem birkaç gün sürdü. Bir daha da öyle artistik ha-
reketler yapmadım zaten.
İşte benim için yumuşak şeker, bu; çocukların, ne ol-
duğunu bilmedikleri için yemekten korktuğu şey. Belki
de solucanlı değil de meyve şeklinde olanlardan götür-
sem daha çok ikrama geçerdi, bilmiyorum. Ama o za-
manlar kimsenin bilmediği bu ürün, şimdi piyasadaki
toplam şekerleme satışlarında %38 paya ulaşmış du-
rumda. Ve eminim, şu an Osmaniye’deki çocuklar da
kentte son yıllarda hızla yayılan süpermarketlerden al-
dıkları çeşit çeşit şekerle mutlu oluyorlar. O bayram,
benim ikram ettiğim şekerin ne olduğunu anlayama-
yan o çocuklar da bugün kendi çocuklarına o şekerle-
melerden alıyorlar.
Bir yumuşak şeker
hikâyesi
aycan türk
SEKTÖREL
ÜRÜN ENTEGRASYONU
Kısalansüreye
ürünletelafi
Yılda yedi kitap okuyoruz
R
eklam süreleri
artık 12 daki-
kayla sınırlan-
d ı r ı lmı ş ol sa
da, canlı yayın-
da ürün entegrasyonuyla,
Türkiye bu durum kısmen
de olsa telafi edilebilecek.
Tüm reklam sektörü-
nün merak la bek lediğ i
ve 1 nisan 2011 itibarıy-
la geçerli olan yeni RTÜK
kuralları sonrası ilk can-
l ı ürün entegrasyonuna
medya ajansı "time" im-
za attı. Time, Uludağ İçe-
cek ve NTV işbirliğinde
ilk canlı yayın ürün en-
tegrasyonu "%100 Futbol"
programında gerçekleşti-
rildi. Canlı yayında prog-
ram sunucusu Güntekin
Onay ile Rıdvan Dilmen'in
önünde Uludağ Limonata
yer aldı. Dilmen yayında
Uludağ Limonata'yı içe-
rek bir ilki gerçekleştirdi.
Uygulamasına yeni baş-
lanan RTÜK yasasına göre
kanalların reklam süreleri
bir saat içinde 12 dakika
ile sınırlandırıldı, öte yan-
dan daha önce izin veril-
meyen ürün yerleştirme,
senaryoya ürün ve marka
ile dahil olma gibi işlerin
önü açıldı.
K
ü l t ü r v e
Turizm
Bakanlığı
Kütüpha-
n e l e r v e
Yayımlar Genel Müdür-
lüğü tara f ı ndan ha-
zırlanan ' 'Türkiye'nin
Okuma Kültürü Hari-
tası'' sonuçları açıklan-
dı. Araştırma sonuçla-
rına göre Türk halkı or-
talama yılda 7 kitap oku-
yor. En çok "edebiyat" ko-
nulu kitaplar okunurken,
İstanbullu aşk, Güneydo-
ğu Anadolulu psikoloji ki-
taplarını tercih ediyor.
Türk ha l k ının k itap
okumayla ilgil i al ışkan-
lıklarına ilişkin pek çok
verinin ortaya çıktığı araş-
tırma, Türkiye'deki okur
profili ve eğilimleri, bil-
giye erişimde dolaylı ve-
ya dolaysız karşı laşı lan
sorunların gideri lmesi-
ne i l işk in çözüm yol la-
rının saptanması, i lgi l i
kurum ve kişilere öneri-
lerde bulunulması, top-
lumdaki kütüphane algı-
sının belirlenmesi ama-
cıyla hazırlandı.
Ç a l ı ş m a y a g ö r e ,
Türkiye'de yı lda ortala-
ma 7 kitap okunuyor. 7-14
yaş grubu bireyler yılda 12
kitapla en çok kitap oku-
yan kesim olurken, yaşa-
mının büyük bir kısmını
büyükşehirde geçirenler
yılda ortalama 7.7 kitap
okuyor. A raşt ı rman ı n
Türkiye'yi temsil niteli-
ği taşıdığı dikkate al ın-
dığında Türkiye nüfusu-
nun yaklaşık yarısının bir
seferde en az yarım saat
okuduğu görülüyor. Anke-
te katılanların yüzde 47'si
yaklaşık 30 dakika oku-
duğunu söylerken, yüzde
19’u ise hiç okumadığını
belirtiyor. İki saatten faz-
la kitap okuyanların ora-
nı ise yüzde 4.
Araştırma bulgularına
dayanarak Türkiye'de ki-
tap seçimi rastgele yapı-
lıyor ve düzensiz okuma
yapılıyor. Yüzde 45.5' lik
bir kesim rastgele kitap
seçtiğini ve düzensiz oku-
duğunu belirtiyor.
En çok okunan bası l ı
materyal kitap olurken,
bunu yüzde 34,45 ile ga-
zete izl iyor. Türk iye'de
her 4 kişiden birinin ki-
tap okuma a l ı şkanl ığ ı
varken yüzde 31' l ik bir
di l im hiç kitap okuma-
dığını söylüyor.
Sonuçlarda ortaya çı-
kan bir diğer önemli bul-
gu da Türk halkının en
çok edebiyat konulu ki-
tapları okuduğunu gös-
teriyor. Araştırmaya ka-
t ı lanlar ın yüzde 19,5' i
edebiyat, yüzde 18'i din,
yüzde 16'sı ise eğitim ko-
nulu kitaplar okuduğunu
belirtiyor. Tür olarak ba-
kı ldığında da Türk hal-
kının büyük bir bölümü-
nün romanı tercih ettiği
görülüyor. Yüzde 34' lük
bir oranla roman türü ilk
sırada, yüzde 27 ile öykü
ikinci sırada yer alıyor.
Ha l k ı n y ü zde 86 ’s ı
Türkçe yazı lmış k itap-
ları tercih ediyor.
Araşt ı rma sonuçlar ı-
na göre, Güneydoğu Ana-
dolu Bölgesi'nde yer alan
Mardin, Batman, Şırnak
ve Siirt'te en çok psikolo-
ji temalı kitaplar okunu-
yor. Ağırlıklı genel ortala-
maya bakıldığında yüzde
11,4'lük bir kesim bu te-
malı kitapları okuduğunu
söylüyor. Türkiye gene-
l inde ise ağırl ıkl ı genel
ortalamada ' 'Macera' ' te-
mal ı k itaplar yüzde 22
i le i lk sırada yer al ıyor.
İstanbul'da yaşayanların
büyük bir çoğunluğu ise
''Aşk'' temalı kitapları ter-
cih ediyor.
Ayrıca Türk halk ının
yüzde 65’i, tavsiye üze-
rine kitap alıyor.
İlginç bir veri de korsan
kitap konusuna yönelik…
Verilere göre ' 'korsan ki-
tap'' tercihine yönelik so-
ruya katılımcıların yüzde
84'ü ''Hayır'' derken, yüz-
de 15'lik bir bölüm ''Evet''
yanıtını veriyor.
arketip yardımıyla bir öy-
kü çerçevesinde anlatma-
sı markanın daha kalıcı ol-
masını sağlıyor. Ayrıca öykü
anlatarakmarka yaratmak,
markanın iletişiminin da-
ha tutarlı olmasını sağlar.
Öyküleriyle kitlelere ula-
şabilen başarılı markala-
ra/insanlara örnekler ve-
rebilir misiniz?
Anadolu Sigorta; son dö-
nem reklamlarında 1925
yılında Erzurum’da ger-
çekleşen deprem sonra-
sında Atatürk’ün ziyareti
gösteriliyor.
Microsoft kuruluş hikâyesi
de Microsoft markasının
Öykülerin bir cemaat/
topluluk yaratmadaki ro-
lü nedir?
Öyküler, her topluluğun sa-
hip olduğu değerleri bir ku-
şaktan diğerine taşır. Öy-
küler bunu yaparken yük-
sek sesle bağırarak yapmaz.
Öyküleri herkes aktif bir şe-
kilde dinleyerek onlardan
alması gerekeni alır, öğ-
renmesi gerekeni öğrenir.
Bir şirketin değerlerini yeni
gelen çalışanlara anlatma-
nın en iyi yolu, şirket için-
de meydana gelmiş gerçek
olayları anlatmaktır.
Bir şirketin çalışanlarına,
o şirketin vizyon, misyon
ARAŞTIRMA
TÜRKİYE’NİN OKUMA KÜLTÜRÜ HARİTASI AÇIKLANDI